Doğayla ve Tüketiciyle Dost Bir Üretim İçin Kibele Kooperatifi

Doğayı, canlılığı ve verimliliği simgeleyen Anadolu’nun ana tanrıça kültü Kybele, bu kez doğa dostu Kibele Ekolojik Yaşam kooperatifine isim analığı yaptı.  Kendi kendine doğuran Kybele, ekolojik üretim yapan küçük çiftçileri, çiftçi adaylarını, ekolojik yaşama ve üretime destek vermek isteyenleri bir araya getirmeyi hedefliyor.

Geçtiğimiz Nisan ayında kuruluş ana sözleşmesi doğrultusunda kibele ekolojik yaşam kooperatifi resmen kuruldu.  Kibele, yıllardır büyük bir özveri ile ekolojik üretim seçmiş kişilerin ortaklığında gelişti. Kooperatif,  aracısız olarak kendi ürettiklerini pazara sunmak, ortaklarının girdi maliyetlerini düşürmek, tüketicilere de sağlıklı gıda temin etmek istiyor. Küçük üreticilerden oluşan kurucu ortaklar, yıllardır aracıların elinde eriyip giden ürünlerini, daha ucuza ve daha düşük maliyetle pazara sunacaklar.

Kooperatif kurucu ortaklarından Berin Ertürk, Adapazarı’nın Maksudiye köyünde sebze ve meyve yetiştiriyor. Ayva, elma ve sebze üretti. Bu kış Bursa ve İstanbul ekolojik ürün pazarlarına kabak getirdi. Toprağında, kendi tavuk gübresini, ürettiği kompostu ve dışardan doğal beslendiğini bildiği hayvan gübrelerini kullanıyor. Niçin Ekolojik tarım sorusuna yanıtı ise “doğrusu o olduğu için.” Ertürk,  “Gelecekte tamamıyla ekolojik tarıma dönmek zorunda dünya. Ekolojik tarımda talep var, ancak mekanizmaları daha tam kuramadık. Ekolojik üretime devam edebilmek, ürettiklerimizi daha güvenli ve ucuza halka sunmak için bu kooperatifi kurduk” diyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de organik tarım süratle “sanayileşmekte.”  Ekolojik üretim yapan küçük çiftçiler büyük işletmelerin ve aracı şirketlerin baskısı altında. Küçük çiftliklerin sadece bir iki ürün yetiştirmeleri, pazara aracılar vasıtasıyla ulaşmaları modeli “akılcı” çözüm olarak sunuluyor. Oysa doğada biyoçeşitliliği savunan ekolojik üreticilerin kendi bahçelerini mono kültüre dönüştürmeleri düşünülemez. Ekolojik üretim yapan küçük üreticiler, organik pazarda varlıklarını kooperatifleşerek sürdürmeyi deniyorlar. Üretecekleri ürünlerin pazarlaması sorunu henüz çözülmüş değil. Doğru bir dağıtım, pazarlama ağı ve planlama ile hem küçük  üreticiler hem de tüketiciler kazançlı çıkabilir.

Afyon, Başmakçı’da ekolojik üretim yapan Vehbi Ersöz, “Üç kişi 300 kişinin karnını doyuruyoruz, kendi ihtiyaçlarımızı bile karşılayamıyoruz” diyor. Geleneksel yöntemlerle, kendi deyimiyle “el değmiş” olarak ürettiği nefis kornişon turşuları, biber, domates salçaları ve güneşte kurutulmuş sebzeler gıda üretim izni engeline takılıyor. Kooperatifin amaçlarından biri de geleneksel gıda çeşitlerimizi yok olmaktan kurtarmak, bu yerel lezzetleri tüketiciye ulaştırmak.

Ekolojik üretimlerini bundan sonra kooperatif çatısı altında yürütecekler arasında Can ve Dilek San çifti de var. Onlar da ekolojik üretim yapan küçük üreticilerin desteklenmesini savunuyor. Kooperatif destekçileri de, endüstriyel, tek tip, şirket karına dayanan  tarımın karşısında direnç kapısı olarak, çeşitliliği, lezzeti, ucuz besini, tohumun geleceğini koruyan tarımı savunuyorlar.

Ekolojik tarımın, tekel konumundaki şirketlerin egemenliğinde bir pazarlama aracı haline gelmeden, bir yaşam biçimi olarak geliştirilmesini sahiplenenler kibele kooperatifi deneyiminin gelişmesine de katkı sunuyor. Kooperatif ürünlerinden edinmek ve kooperatif hakkında daha fazla bilgi sahip olmak için Berin Ertürk ve Vehbi Ersöz ile irtibata geçilebilir. Onların sofralarında yaşamak, bir parça ekmek, tuz ve umut olmak hepimizin elinde. Vehbi Ersöz’ün, Berin Ertürk’ün Mis gibi kokan ekolojik domatesleri, marketlerde büyüyen hormonlu, genleriyle oynanmış domateslere inat sizleri bekliyor. Süper marketlerin raf ömrüne sıkışmış sebzelerine, meyvelerine karşı, taze, güvenilir ve ucuz gıdalar için yerel kooperatifler yaşatılmalı ve geliştirilmelidir.


Biyogüvenlik Hemen Şimdi

Biyogüvenlik yasası neyin güvenliğini sağlayacak? Uluslararası düzenlemeler biyogüvenlik konusunda ne kadar koruyucu? AB’de ilgili düzenlemeler hangi yönde? 2008 yılının nisan ayında pek çok kitle örgütünün birlikte başlattığı ‘Biyogüvenlik Hemen Şimdi !’ kampanyası bu ve bunlara benzer cevaplanmayı bekleyen pek çok sorudan doğdu…

Sorularımıza aradığımız cevaplarla birlikte iddialarımızı ve tespitlerimizi de yeşertiyoruz:

? Son yıllarda Türkiye’nin doğa koruma konusunda kanunlaştırma faaliyetini hızlandırdığı bir gerçek. Ancak hazırlanan düzenlemelerin derleme niteliği taşıması pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Alt yapı eksiklikleri, teşkilatın oluşturulması sürecinde yaşanan yavaşlıklar, donanımlı personelim eğitimine ilişkin sorunlar hazırlanan kanunların yaşama geçirilmesini imkânsız kılarken, derleme kanunlar mevzuatta birbiriyle çelişen düzenlemelerle karşılaşmamıza neden oluyor.

? Tohumculuk hakkında kanun, tohumları ilk elinden yani çiftçinin, üreticinin ellerinden koparma noktasına getirecek bir düzenlemeyle doğuyor ve çiftçinin tohumluk ayırma hakkını ortadan kaldırıyor.

? Seksenli yıllarla birlikte süre gelen tarımın kapitalistleştirilmesi ve liberalleştirilmesi politikaları, yaklaşık 30 senelik macerası sonunda, Türkiye’nin gıda ve yem üzerindeki denetimini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalmasına ve gıda egemenliğinin yitirilmesi sorunu son yılların en can yakıcı sorunlardan biri olmasına neden oldu. Türkiye açlıkla terbiye edilen bir ülke halini alma yolunu yarılamış durumda…

? Kırın ve kentin parçalanması, üretimsizlik, plansızlık ve sömürgeleştirilme tohum- gıda zincirinin kopmasına neden oldu.

? Başta çocuk yetiştiren aileler olmak üzere halkın büyük çoğunluğu nasıl beslenmesi gerektiği konusunda tedirgin ancak bilgi edinecek doğru kaynaklardan uzak ve haklarından habersiz.

Bu kapsamlı sorunların tek bir yasa ile çözümlenmesinin mümkün olmadığını ve sorunun yalnızca biyogüvenlik ile ilgili yasanın olmayışına bağlamanın indirgemeci bir yaklaşım olacağını biliyor ve kabul ediyoruz. Ancak Türkiye’nin 2004 yılında Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin eki niteliğinde olan Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü kabul edildiği günden bu yana Ulusal Biyogüvenlik Yasasını hazırladığını iddia edip bir sonuca bağlamıyor olması konuyla ilgili çabaların ve samimiyetin sorgulanmasını gerektiriyor.

Biz bu uzun yıllar sonunda,  ‘ Biyogüvenliğimiz ’ ne durumda diye soruyoruz:

! 2000 yılında DPT Biyogüvenlik raporu hazırlanıyor. Ama ne yazık ki 1998 yılında Tarım Bakanlığı tarafından yürürlüğe giren ‘Alan Denemeleri Hakkında Talimata’ göre Türkiye’de GDO alan denemesi yapılmaya başlanıyor. Üstelik Bakanlık da bu bilgiyi saklamıyor.

! Geçen yıl Ekoloji Kolektifi, Bandırma limanından gelen mısırları analiz ettiriyor ve mısırlar GDO ’lu çıkıyor. Ancak hükümet, bu gerçekleri duymuyor, görmüyor. Zaten şirketler de ürünlerinde GDO kullanıp kullanmadığını açıklamıyor; açıklamaları konusunda yasal zorunluluklara tabi tutulmuyor.

! Tohumlarda da bir kontrol bulunmuyor. Yurt dışına pek çok tür kaçırılıyor. Bu konuda tam bir denetim yok. Biyoloji varlıklarının envanterinin oluşturulması, koruma ve kullanma dengesinin sağlanması konusunda yeterli bir bütçe yok.

Bunca soruna karşın hazırlanan Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı sorunlara cevap olmaktan uzak, üstelik geleceğimizi karanlığa sürükleyecek bir içeriğe sahip olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyada risk kavramının içinde düzenlenen genetiği değiştirilmiş organizmaların, yaşama bir zarar vermediği ispatlanıncaya kadar üretimini ve tüketimini engelleyecek bir düzenlemeye tabi tutulmalarını beklerken; taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerin bahane edildiğini ve beklentilerimizin ayağına büyük bir taş bağlanmış, derin bir gölün dibindeki yosunlar arasında olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin, biyogüvenlik konusunda resmi düzeyde taraf olduğu sistem, Birleşmiş Milletler’in de kabul ettiği ve aynı zamanda Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün de temelini oluşturan denetimli serbestlik sistemidir. Protokol her ne kadar ihtiyatilik ilkesine gönderme yapmış olsa da, aslında düzenlenen denetimli serbestlik mekanizması içinde eriyip giden ve yumuşatılmış bir ihtiyatilik ilkesi olmuştur.

GDO ’ların risklerini göz önünde bulundurarak, tarımsal sistemlerde GDO yasağına dayalı bir biyogüvenlik sistemi kurmasının önünde ulusal veya uluslar arası bir engel bulunmadığını bilmek gerekir. İhtiyatilik ilkesinin ekseninde, GDO’ ların yasaklanmasına dayalı bir biyogüvenlik sistemi pek ala mümkündür.

Çevre ve insan sağlığını riske sokacak uygulamalar konusunda da iç hukukumuz, yargı kararları yoluyla bu yönde bir açılıma sahiptir. Örneğin, Danıştay altın madenciliği konusunda verdiği bir kararında, siyanür liçi yöntemiyle yapılan çalışmaların sağlık ve çevre için doğuracağı risklerin geri dönülmez sonuçlara yol açabileceğini belirterek bu faaliyetlere izin verilmesinde kamu yararı yoktur demiştir. Bu açıdan anayasadaki yaşama, maddi ve manevi bütünlüğü koruma hakkına, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına dayanmıştır. Bu demektir ki iç hukukumuzda yargı, risk olasılığının, kişinin maddi ve manevi bütünlüğünü bozacak nitelikte geri dönülmez nitelikte olduğu durumlarda, “izin verme işlemini” hukuka aykırı bulmuştur.

Türkiye’de ise Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı bünyesinde yürütülen proje kapsamında hazırlanan “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı” Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün denetimli serbestlik ilkesinin ötesini görememektedir. Zorlaştırılmış bir izin sistemine dayanan taslak bu haliyle biyolojik çeşitliliği, gen kaynaklarını ve çiftçinin tohumluk hakkının geleceğini korumaktan son derece uzaktır. Bir izin mekanizması yerine GDO’ ların risklerini göz önünde bulundurarak, tarımsal sistemlerde gdo yasağına dayalı bir biyogüvenlik sistemi oluşturulmalıdır.

Yaşamın giderek çok uluslu tohum, gıda ve tarım tekellerinin kontrolüne geçmesi ve yasama organı üzerinde de bu şirketlerin lobicilik faaliyetlerini yoğunlaştırması, şirketlerle, yasama organında görev alanların kurduğu amorf ilişkiler, hükümetin tohumu, gıdayı koruyamayacağını görmemize neden olmaktadır.

Hükümetlerin, biyolojik çeşitliliği koruyacak, gen kaynaklarının, tür çeşitliliğinin geleceğini güvence altına alacak, tohumun ve gıdanın egemenliğini ilke edinecek biyogüvenlik yasasına toplumun ve doğanın, ihtiyacı olduğunu bilmesi gerekiyor. Bunun ise toplumsal bir baskı ile mümkün hale geleceği bilinmelidir. Biyogüvenlik hukukunun, tarım, tohum ve gıda tekellerinin güvenliğini değil, biyolojik varlığımızın, gıdanın, tohumun, tarımın geleceğini güvenlik altına alan bir ufuk çizgisi ile kanunlaştırılması gerekmektedir.  Bu nedenle de riskli olduğu kabul edilen genetiği değiştirilmiş ürünlerin üretimine ve tüketilmesine izin verilmemelidir. GDO’lu ürünlerin sağlığa ve çevreye zarar vermediği ispat edilinceye kadar bu ürünlerin üretimine ve tüketimine izin verilmeyen bir biyogüvenlik yasası çıkarılması tohumun ve gıdanın geleceği için bir başlangıç olacaktır. Bu konuda duyarlı tüm kişi ve kurumlar, kendini görevli saymalı ve yasama organına sunulacak tohumu, gıdayı ve biyolojik varlığımızı koruyacak yasa çalışmalarına katkı sunmalıdır.

Tohum ve gıda tekellerinin güvenliğini değil, biyolojik varlığımızın, gıdanın, tohumun, tarımın geleceğini güvenlik altına alan ‘Biyogüvenlik Hemen Şimdi !


Sürdürülebilir Kalkınmanın Ekonomi Politiği

Türkiye’de 80’li yıllarla birlikte sermaye birikim rejiminin niteliğinde köklü bir dönüşüm yaşanmaya başladı. Bu dönüşüm iki temel üzerinde şekillendi. Bunlardan birincisi, toplumsal üretim ilişkilerinin liberalleştirilmesine yönelik yapısal reformlar, iktisadi, hukuksal ve toplumsal dönüşümlerdir. Bunlardan ikincisi ise, devlet-toplum ve toplum-birey ilişkilerinin, toplumsal örgütlülük biçimlerinin ve niteliğinin liberalleştirilmesine yönelik idari, mali, finansal, hukuki, teknik dönüşümlerdir.

En temelde ekonominin ve politikanın, üretimin ve yönetimin liberalleştirilmesini içeren bu süreç de, uluslararası dinamikler kadar içsel dinamikler de belirleyici oldu. İthal ikameci dönemde etkinlik alanı artan ve sosyal bir devlet anlayışı doğrultusunda hareket eden devletin liberalleştirilmesi, hem iktisadi ve sosyal alanda ki faaliyetlerinin piyasaya bırakılmasına hem de devletin yönetsel ve politik açıdan liberalleştirilmesine dayanıyordu. Bu liberalleştirme ekonomik liberalizmin ve yeni liberal düşüncenin tezleri doğrultusunda hayata geçiriliyordu. İktisadi ve sosyal alandaki liberalleştirme, ücretlerin düşürülmesi, özelleştirme, deregülasyon, sosyal devlet harcamalarının kısılması gibi bir dizi yapısal düzenlemeyi barındırıyordu.[1] Devletin, politik ve yönetsel açıdan liberalleştirilmesi ise hukuksal, idari, sosyal, mali, finansal ve teknik yapılandırılmasıyla sağlanıyordu.[2] Devletin politika belirlemekte ve uygulamaktaki merkezi ağırlığının göreli olarak değişmeye başladığı bu süreçte, toplumsal yapılar da liberal politikalardan etkilendi. Toplumun örgütlü kesimlerinin kullandığı politik dil, siyasal hedefler, ekonomik ve sosyal beklentiler dönüşmeye başladı. Kısaca liberal dönüşüm sadece devleti değil aynı zamanda tüm bir toplumsal örgütlüğü dönüştürdü. Bu dönüşüm insanlık tarihi için tam çöküntü döneminin ortaya çıktığı, kimin hangi dille konuştuğunun anlaşılamadığı, politik dile pelesenk olmuş terminolojinin nasıl bir dünya görüşüne karşılık geldiğinin bulanıklaştığı bir dönemin kapısını açtı. Kapitalist dünyanın politik dili, tartışmasız ve kabul gören bir nesnellik düzeyine sıçratıldı. Bu çalışma kapsamında da bu politik dilin önemli uğrak kavramlarından birisi üzerine yoğunlaşılacaktır. Özellikle, ekolojik krizin uluslararası resmi politikaların gündemine girmesine paralel olarak çevre ve ekonomi arasındaki “denge” arayışının yansıması olarak ortaya çıkan “Sürdürülebilir Kalkınma” yaklaşımı pek çok toplumsal örgüt tarafından üzerine pek de düşünülmeden kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bununla birlikte kavram tartışması hala devam etmektedir. Kavramı karşısına alanlar dahi kavramın anlam dünyası ve politik çözüm önerilerine tam da cepheden karşı çıkıyormuş gibi yapıp kavramın dünya görüşüne sahip çıktılar ya da içselleştirdiler. Burada ki tartışma noktası sürdürülebilir kalkınma kavramını ortaya çıktığı zeminden hareketle kavramın yaslandığı ekonomi politik açılımı, yaslandığı politik temelleri ve dünyaya hangi çözüm önerilerini sunduklarını görünür kılmaya çalışmak olacaktır.

KALKINMACILIK NEREYE

Toplumsal üretim ve tüketim ilişkilerinin, ekonomik ve politik örgütlenmenin, kültürel algı biçimlerinin ve etik değer yargılarının toplumsal sonucu olarak çevre sorunlarının politik anlamda gündeme gelmesinin tarihinin yakın bir geçmişi vardır. Sanayi devriminin ve sömürgeciliğinin çevre sorunları, birinci ve ikinci dünya savaşıyla birlikte katlanarak artmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra erken kapitalistleşmiş ülkelerde uygulanan Keynesyen Politikalar[3] bu ülkelerde göreli olarak refah artışına yol açmış olsa da; Keynesyen Politikalar, 1970’li yıllarla birlikte kapitalizmin sermaye birikim krizine de beşiklik etmiştir[4]. Bu dönem, aynı zamanda refah toplumunun yarattığı ekonomik büyümenin, emek ve doğa üzerindeki yıkıcı sonuçlarının da daha görünür olmaya başladığı yıllar olmuştur.[5] Ekonomik büyümeye dayalı ekonomi ve refah devleti anlayışı, doğanın kendini yeniden üretebilme kapasitesinin üzerinde, doğayı bir üretim girdisi olarak kullanmış; üretim ve yeniden üretim sürecinde doğayı tahrip etmiştir. Bu durum ekonomik etkinliğin çevresel sonuçlarına odaklanan yaklaşımların da daha sık ön plana çıkmasına neden olmuştur.[6] Böylelikle, ekonomik büyüme sonucunda ortaya çıkan kirlilikle, üretim sürecinin “hammaddesi”, “doğal” sermayesi olarak görülen  “doğal kaynakların” sınırlı olduğu tartışmaları da liberal ekonominin ve politikanın gündemine girmeye başlamış ve konu piyasa ekonomisi eksenindeki ekonomik yaklaşımlar açısından da siyasallaşmıştır.

REFAH DÜNYASI VE DOĞAL KAYNAK İDEOLOJİSİ

Erken kapitalistleşmiş ülkeler, 1970’li yıllar ve sonrasında, refah düzeylerini koruma konusunda iki temel politik ve ekonomik krizle karşı karşıya kaldı. Bunlardan birincisi kapitalizmin genel gelişimine paralel olarak ortaya çıkan büyüme kriziydi. Bu krizin de iki temel görünümü vardı, kapitalizmin genel sermaye birikim krizi ve bununla birlikte Keynesyen Politikaların yan etkisi olarak ortaya çıkan yoksulluk ve çevresel bozulmalardı. Bu sorun karşısında kapitalist ülkelerin takınabileceği iki temel tutum vardı: Birincisi Roma Kulübü tarafından ortaya atılan, sıfır büyüme yaklaşımını kabul etmek ya da bu dönemde yükselen sosyal hareketlerin piyasa ekonomisine dayanmayan yaşam biçimlerine yönelmekti.[7] İkincisi ise doğanın kullanımı ile ekonomik büyüme ilişkisine piyasa ekonomisi içinde bir olanak yaratmak, sermaye birikim krizini aşacak yeni politikalar oluşturmaktı.

Erken kapitalistleşmiş ülkelerin uluslararası sistemi yeniden düzenlemek için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geç kapitalistleşmiş ya da kapitalistleşme sürecindeki ülkelere yönelik başlattığı ekonomik ve teknik yardıma dayalı ve büyüme odaklı kalkınma anlayışı da bu dönemde çökmeye yüz tuttu. Bu sorun, refah düzeylerini korumak isteyen erken kapitalistleşmiş ülkelerin önünde duran ikinci politik ve ekonomik krizdi. Borçlanma politikasını çeviremez hale gelen kapitalistleşme yolundaki ülkelerin ekonomik ve siyasal sistemlerini yeniden düzenlemek bir zorunluluk haline geldi. Bu düzenlemeler, kapitalist ülkelerin pazarlarını genişletmeleri açısından önemliydi. Bununla birlikte yardıma ve büyümeye dayanan kalkınma anlayışı da yeniden gözden geçirilecekti.

Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, tam da bu ekonomik ve politik yeniden düzenlenme sürecinin ekseninde ortaya çıktı. Bu aynı zamanda kalkınma iktisadının, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Asya, Afrika ve Latin Amerika Ülkeleri’nde, gelişme sorununa çözüm olarak sunduğu ekonomik büyüme yaklaşımında da bir kırılmayı zorunlu kılıyordu[8]. Bu ülkelerde ekonomik büyüme sağlanmasına karşılık, siyasal sorunlar ve gelir adaletsizliğinin bu büyümeye rağmen derinleşmesi[9], 1970’li yıllarda kalkınma yaklaşımında ekonomik büyüme dışında başka somut göstergelere yaslanması gerektiği anlayışını pekiştirdi.[10][11] Bu eğilim, üretim tarzından ve üretim sürecinden kaynaklanan toplumsal eşitsizliklerin görünmez kılınmasına da neden oluyordu. Eşitsizlik bir kez, eksik tüketim ya da üretimin bölüşümü-dağılımı olarak inşa edilince, verili üretim tarzı-kapitalizm- kendisini bir kez daha aklayabilecekti. Bu kalkınma yaklaşımı, yoksulluğu ve toplumsal eşitsizlikleri gelir dağılımı adaletsizliği ve bölüşüm sorunu olarak gösterdikçe, üretim sürecinde doğa ve emeğin sömürüsünün ortadan kaldırılması konusunda da herhangi bir resmi politika geliştirilmiyordu. Elbette daha trajik olansa, “alternatif” toplumsal örgütlenmelerin de bu eksene kaymasıydı.   Büyüme ve dağılım-bölüşüm arasındaki denge arayışı, “gelir dağılımının yalnızca göreli unsurlarına değil bir ülkenin nüfusunun daha yoksul grupları için mutlak gereksinim tatminine yöneldi. Bugün kalkınma iktisadının temel ilgi alanlarından olan temel gereksinimlere –yiyecek, sağlık, eğitim v.b.- yönelik ilgi böyle doğdu. “Tipik az gelişmiş ülke” kurgusu nasıl yerini çeşitli ülke kategorilerine bıraktıysa, kalkınma iktisadın o güne kadar tek kıstası olan kişi başına gelir de yerini –beslenme, kamu sağlığı, konut, eğitim gibi- her biri farklı uzmanlıklar gerektiren kısmi hedeflere bıraktı.”

Kapitalizmin 70’li yıllarda yaşadığı krizi, yeniden yapılanma politikalarıyla aşma çabası, bu nedenle doğa ve emek değerlerinin kendilerini yeniden üretmelerini de olumsuz etkiledi. Yeni liberal düşünce ekseninde kalkınmacı yaklaşım için, çevrenin “ortak mal” oluşu ve “kamusal niteliği” serbest piyasada tam rekabet koşullarının oluşmasının önündeki en büyük engeldi. Aynı zamanda bu engel, doğanın tahribatının da nedeni olarak görülüyordu.[12] Bu yaklaşım, doğanın yok oluşunda kapitalist üretim tarzının etkisini görünmez kıldı.

Bu koşullarda çevrenin korunmasının ve kapitalistleşmenin birbirini dışlamadığı anlayışı, egemenliğini, uluslararası kuruluşlar aracılığıyla kurmaya hazırlanıyordu. Bu konuda uluslararası toplumun ortak bir tutum geliştirmesini, en azından sorunun asgari müşterekleri üzerinde bir eksen çizilmesini sağlamak amacıyla 5 Haziran 1972 yılında Birleşmiş Milletler “İnsan Çevresi Konferansı” Stockholm’de, Türkiye’nin de dâhil olduğu 113 ülkenin katılımıyla toplandı. Konferans’ta kabul edilen belgelerde “sürdürülebilir kalkınma” kavramı kullanılmamışsa da, “ Stockholm Konferansı’nda çevre ve gelişme ilişkisi ile çevrenin korunmasının gelecek kuşaklar açısından önemine yer verilmiş olması, bu kavramın temellerinin bu konferansta atıldığını düşündürebilir.”[13] Stockholm Konferansı’nda kapitalistleşme sürecinin yatay ve dikey gelişimi, merkezileşmesi ve yaygınlaşması açısından önemli adımlar atılmıştır. Özellikle “ zengin ve yoksul ayrımı yapılmaksızın, katılımcı tüm ülkeler tarafından, küresel çevre sorunlarının boyutlarına dikkat çekilmiş, tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşma sağlanmıştır.”[14] Doğaya müdahale eden tekil bir varlık olarak insanın sorumlu tutulması, doğanın yıkımından her ülkenin, her üretim tarzının ve her kişinin eşit sorumlu tutulacağı anlayışının öne çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu şekilde sorun bir kez daha görünmez hale getirilmiş, insan toplumsal karakterinden soyutlanmış ve kapitalizm teorik düzeyde bir kez daha aklanmıştır.

 TEMEL İHTİYAÇLAR YALANI

“Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı ilk kez, 1983 yılında Norveç Başbakanı G.H.Brundtland’ın başkanlığında kurulan Birleşmiş Milletler Çevre ve Gelişme Komisyonu’nun, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sundukları  “Ortak Geleceğimiz” raporunda tanımlandığında, çevre ve kalkınma arasındaki dengenin de bölüşüm yoluyla yeniden sağlanabileceği yaklaşımı egemenliğini kuruyordu.

“Ortak Geleceğimiz” adlı raporda sürdürülebilir kalkınma “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak”[15] biçiminde tanımlanıyordu.  “Ortak Geleceğimiz Raporu”, “Sürdürülebilir Kalkınmaya” ilişkin dört temel değer üzerinde durmaktaydı: Dünyanın yoksulları, temel ihtiyaçlar, teknolojinin ve sosyal örgütlenmenin düzeyi.[16] Ortak Geleceğimiz Raporu “Yoksulluğun ve eşitsizliğin yaygın olduğu bir dünya her zaman için ekolojik ve diğer krizlere eğilimli olacaktır”[17] derken yoksulluk ve eşitsizliğin altını çiziyordu. Rapora göre, yoksulluk: temel ihtiyaçların karşılanamamasıydı. Temel ihtiyaçlar ise, “yiyecek, giyecek, barınak ve iş bulma ihtiyaçları”[18] olarak sayılıyordu. Temel ihtiyaçların karşılanmasının “tam büyüme potansiyeline ulaşmaya” bağlı olduğu ifade ediliyordu.[19][20] gözeten rapor, sürdürülebilir kalkınmanın “insanların hem üretim potansiyelini artırarak, hem de herkese eşit fırsat tanınmasını garanti altına alarak”[21] sağlanabileceğini söylüyordu. Ancak raporda toplumsal eşitsizliğin, adaletsizliğin kaynağının üretimin örgütlenmesinden kaynaklandığı sonucunu çıkartmak mümkün değildir. Kapitalist ekonominin genel eğilimi olan sınırsız büyüme ekseninden kopmayan rapor, bu büyümenin sağlanabilmesi içinde toplumun asgari ihtiyaçlarının karşılanması gerekliliğini vurguluyordu. Peki bu asgari ihtiyaçlar neydi, kim tarafından ve nasıl belirleniyordu? Ancak tam “büyüme koşullarında da yoksulluğun olabileceğini”

Temel ihtiyaçlar olarak belirtilenlerin nasıl belirlendiği ise raporda açık değildir. Bunun raporun bir eksikliği olmasından öte, yoksulluğun tanımlanmasının sonucu olduğunu belirtmek gerekir. Temel ihtiyaçlar olarak belirlenen şeylerin nasıl belirlendiği belirtilmediği gibi bu ihtiyaçların nitelikleri de belirtilmemiştir. Nasıl bir beslenme, nasıl bir giyecek, nasıl bir barınak ya da nasıl bir iş? Sorularının yanıtını raporda bulamayız. Çünkü en temelde, temel ihtiyaçlar yaklaşımı, klasik liberal iktisadın “kıt kaynaklara karşı sınırsız ihtiyaçlar” anlayışından türetilmiştir.

İnsanların sınırsız ihtiyaçları olduğu, buna karşı kaynakların sınırlı olduğu varsayımına dayanan sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, geçim araçları ve gelecekleri hakkında karar verme yetileri ellerinden alınmış insanlara; her defasında talep edilecek yeni ürünler sunarak onları malların birer tüketicisi pozisyonuna sokar. Her defasında bir öncekinden daha fazla tüketilecek şey vardır. Bu da aynı zamanda insanlarda yoksulluk algısının üretilmesine ve pekiştirilmesine hizmet eder. Böylece, bir ağaç kovuğunda ya da kerpiç bir evde oturan bir insan, pekâlâ apartmanda yaşayan bir insandan daha yoksul olarak gösterilebilir. Ya da tarlasında kimyasal ürün kullanmadan tarım yapan bir çiftçi kimyasal ürün kullanan bir çiftçiden ya da sadece geçim amacıyla üreten bir orman köylüsü, artı değer elde etmek için üreten kişiden daha yoksul olarak tanımlanabilir. Yine bu yaklaşıma göre, daha az enerji tüketen, işine yürüyerek gidip gelen insanların yaşadığı bir toplum da, otomobile dayalı bir toplumsal yaşamdan daha yoksuldur. Yaşamın niteliği gözetilmeden yoksulluk, mallara niceliksel olarak sahip olabilme biçimine dönüşür. Farklı üretim tarzlarında, kültürel düzeylerde ya da toplumsal yaşam biçimlerindeki insanlar, piyasadaki ortalama bir “soyut ihtiyaçlar sahibi bireye” göre konumlandırılır. Bu bireyin ihtiyaçlar sepetine nelerin konulacağına karar verense, her zaman temel ihtiyaçları belirleme gerekliliğini hisseden piyasa düzenleyicileridir. İnsanın kendini yaşam çevresi ile birlikte yeniden üretebilmesi, mekan ile zamanın yarılmasının aşılması, ev ile iş arasındaki çelişkinin giderilmesi, ihtiyaçlar toplumu için ciddi bir tehdittir. Çünkü böyle bir dünyanın potansiyel olarak belirmesi bile ihtiyaçlar ideolojisinin varlık temellerini sarsacaktır. Bu ihtiyaçlar kümesinin belli bir yaşam biçiminin ve kültürünün ürünü olduğu bilgisinin görünür hale gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle sürdürülebilirlik ideolojisi her defasında kendini toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikler üzerinden inşa eder. Bu eşitsizliklerin olmadığı yerde sürdürülebilirliği de ihtiyaç yoktur.

Ortak Geleceğimiz Raporunda yoksulluğun, kişilerin geçim araçlarından koparılmış olması ve bunun sonucunda da bu kişilerin üretim sürecinde neyin, nasıl, ne kadar ve kimin için üretileceğine, en geniş anlamda da kendi gelecekleri üzerinde karar verecek koşullardan ve araçlardan yoksunluk biçiminde anlaşılmadığı açıktır. Ortak Geleceğimiz Raporu, kişilerin geçim araçlarından koparılması ile doğanın ve emeğin sermaye tarafından temellük edilmesinin sonuçlarını (yoksullaşma, göç, doğanın tahribatı..), ekolojik krizin ve her türden krizin nedenine dönüştürür ve bu durumu yoksulluk olarak tanımlar. Bu, kişilerin giyecek, yiyecek, barınak ve iş bulamamasının altında yatan özel mülkiyet rejiminin de görünmez kılınmasına neden olur. Bu durumda da yoksulluk üretimin tarzından ve toplumsal karakterinden bağımsız olarak kişilerin bireysel alanlarına dâhil birer olguya büründürülür. Geçim araçlarından yoksun olanlar içinse “geçim araçlarına sahiplik” koşullarının yaratılmasını gerektiren tam bir eşitlik anlayışı yerine kişilere “temel ihtiyaçlarını” karşılamak için “fırsat eşitliği” tanınmaktadır. Fırsat eşitliği yaklaşımı da tam rekabet edebilen bir toplumsal yaşam gerektirir. Fırsat eşitliği yaklaşımına göre, önemli olan kişilere geçim aracı sağlayacak ve yoksulluğu ortadan kaldıracak bir eşitlik değil; onların geçimlerini sağlayacakları ücretleri ve şartları hukuken sağlayacak ve onların yoksulluklarını yenmelerinde fırsatlar yaratacak ve bu konuda bir şans tanıyacak eşitlik anlayışı esastır. Böylelikle tüm rekabetçiliği ve saldırganlığıyla “toplumsallıktan yalıtılmış” birey-meta tarih sahnesine çağrılır.

Böylece tüm şeyleri birer temel ihtiyaca dönüştürmek mümkün hale gelebilir. Yoksulluğa bu şekilde yapılan bir vurgunun iki olası sonucu vardır, birincisi özel mülkiyete dayalı kapitalizmin gelişmesinin, yoksulluğu da ortadan kaldıracağı sonucudur. Bu tanımlama, Ortak Geleceğimiz Raporunda kapitalist büyümeye kuramsal temel hazırlar. Rapora göre  “Eğer gelişmekte olan ülkeler dünyasının büyük kısmı ekonomik, sosyal afet ve çevre felaketlerinden kurtarılacaksa, global ekonomik büyümenin yeniden canlandırılması şarttır. Pratik açıdan bunun anlamı, hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde daha hızlı bir ekonomik gelişme, gelişmekte olan ülke mallarının piyasalara ulaşmasında daha fazla serbesti, daha düşük faiz oranları, daha çok teknoloji transferi ve hem imtiyazlı hem de ticari olarak çok daha büyük bir sermaye akımı demektir.”[22]  Raporun yoksulluk algılaması, yoksulluğun ortadan kaldırılması için kapitalist sermaye birikimini koşul olarak görmesine neden olmuştur.

Refah Devleti ideolojisinin yarattığı toplumsal çöküntünün ve doğa tahribatının aşılması noktasında dümeni kapitalist büyüme yönünde büken sürdürülebilirlik yaklaşımı, bu açılımı ile sorunları geleceğe havale etmenin yanı sıra bir tür altın çağ ideolojisi olarak, o eski refah toplumunun nasıl yaratılacağının bilgisini de piyasa ekonomisinin içinde görür. Toplum hiç ulaşamayacağı Kaf dağının arkasındaki inciyi bulması için daha çok çalışmalı ve bu artık değer asgari ihtiyaçların karşılanmasına da olanak sağlamalıdır. Bu da ikinci sonuçtur. Bir avuç toprak, bir soluk nefes, bir bardak su artık piyasa malıdır. Bu mala ulaşmak içinde önce büyümek- ki yok etmek de denilebilir- sonra da bu malları satın almak gerekir. İşte yeni refah toplumu ideolojisi budur.

TEKNOLOJİK DETERMİNİZM

Yoksulluğa yapılan vurgunun ikinci olası sonucu ise, çevre ve kalkınma arasındaki dengenin piyasa koşullarında kurulabileceği, bunun da teknolojinin ve toplumsal örgütlülüğün kapasitesini arttırmakla mümkün olduğudur.[23] Ortak Geleceğimiz Raporu, çevre sorunlarına çözümde yeni teknolojilerin geliştirilmesine başat bir vurgu yapmaktadır. “Yenilenebilir enerji sistemleri, kirlenme kontrolü”[24] gibi alanlarda “teknoloji değiş tokuş temeline dayalı”[25] yollarla sürdürülebilir kalkınmanın teşvik edilmesi gerektiği belirtilmektedir. Bununla birlikte “biyolojik bilgiyi biriktirme konusunda”[26] harekete geçilmesi gerektiği bunun içinde “gelişmekte olan ülkelerin biyoteknolojik kapasitelerini”[27] geliştirmeye yönelik çalışmalara ağırlık verilmesinin gerektiğinin altı çizilmektedir. Teknoloji merkezli bu yaklaşım, atmosferdeki sera gazı emisyonunu azaltacak alternatif enerji kaynaklarının fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin yerine ikame edilmesinin gerekliliğini vurgular.[28] Peki, savaş ekonomisi üzerinde yükselen bir finans kapital sisteminin aç gözlü-histerik enerji krizini hangi alternatiflerle tatmin etmek mümkün olur? Alternatif enerji kaynakları, alternatif bir toplum mümkün olmadan ortaya çıkabilir mi?

Bu soruları yanıtlamak ve sürdürülebilir kalkınmanın teknolojik indirgemeciliğini ve belirlenimciliğini kazımak için, kapitalist üretime içkin krizi tekrar açıklamak gerekir. Kapitalist üretim, daha fazla artı değer üretmek, kar elde etmek zorundadır. Bunun için bir yandan maliyetleri düşürme, emek yerine emeğin bir görünümü olan teknolojiyi ikame etmek, doğayı bir kaynak ve hammadde deposu haline getirmek, işçiler yerine makineleri üretimde kullanmak zorundadır. Diğer yandan da kapitalist büyüme, emeğin ve doğanın daha yoğun sömürüsüyle mümkündür. Bunun içinde kapitalist üretime dayalı sermaye birikimi eninde sonunda emeğin artı değerine mahkûmdur. Bir yandan maliyetleri kısmak için teknolojiye yönelmek diğer yandan da sermaye birikimi için emeğe bağımlı olmak kapitalizme içkin bir çelişkidir. Kapitalizm açısından bu çelişki, aşılamaz bir içsel çelişkidir. Bu açıdan üretimin teknoloji merkezli gelişimi, hem istihdamı daraltırken aynı zamanda sermaye birikiminin de göreli olarak azalmasına neden olmaktadır. Çalışan nüfusun işsiz kalma korkusu altında sürekli sömürülmesi ve ücretlerin aşağıda tutulması işte bu kapitalist teknik sayesinde daha olanaklı hale gelmektedir. Diğer yandan da çalış(a)mayan nüfusun bir toplumsal “artık” olarak gerektiğinde hem “gelişmenin” önünde bir tehdit olarak sunulmasına hem de bu nüfusun çalışan nüfusu-işlerinden edebilecek potansiyel olarak- baskı altında tutan bir araç halinde kullanıldığını görmek gerekiyor.

Bu anlamda kapitalist teknoloji içinde var olduğu üretim tarzının bilgisini ve ideolojisini taşır. Onun yaşam kültürünü ve yaşama biçimini örgütler. Bu açıdan tekniği verili üretim tarzından bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Teknolojik gelişme, üretici güçlerin diğer bileşenlerini- emeği- doğayı- hayal gücünü- iğdiş ediyorsa, ki ediyor, teknolojik gelişmelerle yoksulluğa ve yok oluşa çözüm bulunamaz. Yukarda da belirttiğimiz gibi bizzat teknolojinin karakterize oluşu, yoksulluğun ve sermaye birikim rejiminin sürdürülebilir bir biçime bürünmesine olanak sağlamaktadır. Ne kadar çok yoksulluk o kadar çok kâr demektir.

RİO’DAN BUGÜNE: AYNI TAS AYNI HAMAM

Ortak Geleceğimiz Raporu’nun yayınlanmasından sonra, 3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Brezilya’nın Rio De Janeiro kentinde “ Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı” düzenlenmiştir. “Konferansın sonucunda, Rio Bildirgesi, Gündem 21, Orman İlkeleri, İklim Değişikliği Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi adı altında beş temel belge ortaya çıkmıştır.”[29] Bu belgelerin tamamında Sürdürülebilir Kalkınmadan bahsedilmesine karşın kavram tanımlanmamıştır. Rio Zirvesi’nde “Çevreye rağmen kalkınmanın sağlanamayacağı, kalkınmanın ihmal edilmesi ile çevrenin korunamayacağı”[30] anlayışı yinelenmiştir. Bu anlayışın hayata geçirilmesi için 27 maddeden oluşan Rio Bildirgesi kabul edilmiştir. Sürdürülebilir Kalkınma yaklaşımının eylem planı olarak Rio Zirvesi’nde kabul edilen Gündem 21 Belgesi ile gönüllü kuruluşlara kalkınmanın sağlanmasında aktif roller biçilmiştir.[31]

Rio Zirvesi’nin ardından “Birleşmiş Milletler 1994 Kahire nüfus ve Gelişme Konferansı, Birleşmiş Milletler 1995 Kopenhag Sosyal Gelişme Konferansı, Birleşmiş Milletler 1995 Pekin Dördüncü Dünya Kadın Konferansı ve Birleşmiş Milletler 1996 İstanbul Habitat II Konferansı”[32] sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına ilişkin yapılan zirvelerdir.

İstanbul’da yapılan Habitat II Konferansı tezimiz açısından Rio Zirvesi ile kabul edilen Gündem 21 kadar önem taşımaktadır. Bu konferans ardından gelen on yılda, Habitat II Konferansında şekillenen belgelerin ve Habitat II öncesinde ve sonrasındaki gelişmelerin yarattığı düşünsel, politik, ekonomik, sosyal eğilimlerin de etkisiyle, Türkiye’de çevreci örgütler, “sivil toplum kuruluşu” söylemini içselleştirmiş, kendilerini kalkınma da aktif rol alan örgütler olarak tanımlamaya başlamıştır. Bu nedenle çalışmamız açısından, Habitat II Konferansı üzerinde de durmak gereklidir.

Habitat II’yi “diğer konferanslardan ayıran, Konferansın devletlerarası niteliğinin değişmiş olması ve sivil toplum kuruluşları, platformlar ve sivil inisiyatiflerin konferansta etkin rol almış ve katkıda bulunmuş olmalarıdır.”[33] Habitat II Konferansının mesajı, devletlerin insan yerleşimleri yönetimine ilişkin var olan sorumluluklarının bir kısmını, kabul edilir ölçüler içinde farklı düzeylere devredilmesi gerektiği olmuştur. Bu konferansla ülkeler ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından; sadece hükümetlerin aldığı kararlar ve uygulamalarla çözümlere ulaşılamadığı tespiti yapılmış ve böylelikle yeni prensipler ve politikalar doğmuştur.[34] Konferansın uluslararası düzeyde kabul gören Karar Belgeleri olan “İstanbul Deklarasyonu ve Habitat Gündemi” içinde bu prensipler ve politikalar açımlanmıştır.

Habitat II zirvesinin ardından 2000 yılında,  Birleşmiş Milletlere üye ülkeleri kapsayacak şekilde ilan edilen, Birleşmiş Milletler “Bin Yıl Bildirgesi”nde de sivil toplum kuruluşu vurgusu sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesi sürecinde ön plana çıkarılmıştır.[35]

Bu bildirgeden sonra 2002 yılında, Rio Zirvesi’nin on yılını değerlendirmek amacıyla “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” yapıldı. 26 Ağustos – 4 Eylül 2002 tarihleri arasında yapılan zirvede “Johannesburg Sürdürülebilir Kalkınma Poli­tik Bildirgesi” ve “Johannesburg Uygulama Planı” kabul edildi. Sürdürülebilir kalkınma bildirgesinde, “sürdürülebilir gelişme taahhüdü yinelenerek, bu amaca yönelik, eşitlikçi ve insancıl bir toplum oluşturulması için ortak yükümlülükler vurgulanmaktadır. Sürdürülebilir gelişmenin üç temel direği olarak nitelendirilen ekonomik gelişme, sosyal geliş­me ile çevrenin korunmasına ilişkin sorumlulukların yerel, ulusal, bölgesel ve küresel düzeylerde gerçekleştirilmesinde de ortak bir sorumluluk taşındığı vurgulanmıştır. Tüketim ve üretim kalıpları­nın değiştirilmesi, yoksulluğun ortadan kaldırılması, doğal kaynak­ların korunması ve yönetimi konularındaki ortak yükümlülükler de bildirge de yer aldı.”[36] Uygulama planında ise, su kaynaklarının serbest piyasa koşullarında korunması[37], çevre ve insan sağlığı konularında kalıcı çözümler üretilmesi, bu konularda mevcut finansal mekanizmaların geliştirilmesi, yeni fonlar yaratılması, gelişmiş ülkelerin sivil toplum kuruluşlarının,  gelişmekte olan ülkelere yönelik finansal ve teknik yardımlarının teşvik edilmesi belirtilmiştir

Bu noktada, “Ortak Geleceğimiz” raporunda belirtilen sürdürülebilir kalkınma anlayışı Rio ve Johannesburg bildirgelerinde de yinelenmiştir.

TOPLUMU FAYDA MALİYET HESABINDA KURMAK

Rio zirvesi sonunda ortaya çıkan biyoçeşitlilik ve iklim değişikliği sözleşmeleri ise bu kapsamda değinilmesi gereken noktalar barındırmaktadır. Bu sözleşmelerin içeriğine girmek yerine temel yaklaşımlarını açıklamak önemlidir. Bu nedenle de sözleşmelerde, çevre ve ekonomi arasındaki ilişkide temel mantığı ortaya koyan dışsallıkların[38] içselleştirilmesi yaklaşımına değinmek gerekiyor. Kapitalist merkezlerde, doğanın tahribatının, ekonomik büyüme önünde engel olmaya başladığının gündeme gelmesiyle birlikte, doğanın tahribatının neden olduğu  “maliyetlerin”  ekonomik olarak nasıl anlamlandırılacağı tartışılmıştır. Bunun sonucunda Keleş ve Hamamcı’nın belirttiği gibi liberal kuramın ekseninde “çevre bir ‘toplumsal hesaplar sistemi’ içine sokulmakta, korunması ve geliştirilmesi için harcanacak kaynakların gelecekteki avantaj ve dezavantajlarının bugün ki para değeri üzerinden hesaplanması önem kazanmaktadır.”[39] Bu yaklaşım O’Neıll’ın eleştirel olarak belirttiği şu şekilde bir çözüm önerisi geliştirmiştir “çözüm ya ticari mülkiyet haklarının çevresel mallara kadar genişletilmesinin ya da maliyet – kar analizi için çevresel mallara gölge fiyatların verilmesinin sağlanmasıdır. Fiyatların çevresel mallara kadar genişlemesi, böylelikle bunlar için tercihlerin ‘gerçek’ değerlerinin bulunması, çevresel sorunların çözümüne giden yoldur.”[40] Doğa bir kez fiyatlandırılırsa, onun tahrip edilmesi sorunu da ancak bu fiyatlandırılma mekanizması içinde çözülebilir. Kısacası tahribatın bir bedeli vardır, bu bedeli ödeyen doğayı tahrip edebilir. Bu fiyatlandırma da elbette kar-zarar hesapları çerçevesinde bir işletmenin çöküşüne yol açacak boyutlarda değildir. Doğanın fiyatlandırılması yaklaşımını, Sürdürülebilir Kalkınma anlayışını hayata geçirmenin araçlarından olan “Kirleten Öder” ilkesinde ve “Çevresel Etki Değerlendirme” sürecinde gözlemlemek mümkündür. Bununla birlikte sera gazı emisyonlarının atmosferdeki oranının düşürülmesini esas alan ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin eki niteliğindeki Kyoto Protokolündeki[41] esneklik mekanizmaları da çevrenin fiyatlandırılması yaklaşımına dayanmaktadır.

Dışsallıkların içselleştirilmesine getirilen liberal çözüm, gölge fiyat mekanizması, yanı sıra serbest piyasa ekonomisinin tam işleyebilmesi için çevrenin de tam rekabet koşullarına kavuşturulması, kamusal ve ortak doğa “varlıklarının” korunabilmesi için bu malların özel mülkiyet rejimine sokulması gerektiği düşüncesi[42], sürdürülebilir kalkınma yaklaşımının ekonomi politikasını bütünlüğe kavuşturur.[43]

Bu noktada belirtmek gerekir ki, refah devleti ideolojisi bir yandan teknolojik determinizmi dayatırken diğer yandan da tüm toplumu ve doğayı bir fayda maliyet analizleri sitemine indirgemektedir. Sürdürülebilirlik kavramının bu piyasa ekonomisine dayalı fayda maliyet analizi yaklaşımı tüm değerleri özel mülkiyet konusu haline getirmenin de yegâne araçlarını sunmaktadır.

ÖZEL MÜLKİYET:  BİR DAHA SÖYLE

Ortak ve Kamusal doğa varlıklarının, özel mülkiyet konusu yapılması da yeni liberal eksende kalkınmanın sürdürülebilir olmasının en etkin aracı olarak sayılır. “Serbest piyasa çevreciliğinin merkezinde, doğal kaynaklar üzerinde iyi belirlenmiş mülkiyet hakları bulunur.”[44] Bu yaklaşım Hardin’in “ortak malların trajedisi” olarak nitelendirdiği teoriden de beslenir.[45] Ortak malların trajedisi anlayışına göre, çevresel malların özel mülkiyet konusu olmaması neticesinde çevrenin aşırı sömürüsü söz konusu olur.[46] Bu anlayışa göre, yapılması gereken mülkiyet haklarının hukuksal güvenceye kavuşturulması, hukuksal olarak güvenceye kavuşturulmuş mülkiyet haklarının mekân ve zaman boyutlarının net olarak tarif edilmiş olması, mülkiyet hakkının gelişmesi için kişilerin teşvik edilmesi gerekir.[47] Çevresel varlıkların korunmasından çıkarı olanlara, ortak malların mülkiyeti verilmese bile bu konuda çıkarı olan kişi ya da grupların sorumluluk üstlenmeleri özendirilebilir veya sağlanabilir. Bu doğrultuda, ortak malların piyasaya kazandırılmasında şirketlere, sivil topluma ve bunun içinde çevreci gruplara da fırsatlar verilir. Ortak varlıkların piyasaya kazandırılması bu noktada bir trajediyi değil; “büyük bir fırsatı da simgelemektedir.”[48]

Bu mantığın izini sürecek olursak örneğin, Biyolojik açıdan zengin bir bölgenin sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda korunması için bu alanın mülkiyet konusu olması gerekir. Bu mülkiyet konusu alanı koruma sorumluğunu üstlenen kişi ya da grup bu alanın kullanımını belli bir fiyatla düzenler. Öncelikle bu bölgenin ekonomik değerinden birinci derecede yararlananlar, bu yörede yaşayanlar, kullanım maliyetlerini üstlenir. Böylece fiyatlara duyarlı olan bireyler ortak malların aşırı kullanımından kaçınırlar, bu malı pahalı bulan bireyler bu malın ikamesini bularak ortak malın aşırı tüketiminden vazgeçerler. Eğer, ortak mala dayalı bir ekonomik etkinlik gerçekleştiriyorlarsa ekonomik etkinlik alanlarını değiştirirler, geliştirirler ya da teknik düzenlemelere giderler. Aynı zamanda bu alanların kullanımından elde edilen gelirle de bu alanların korunmasının finansmanı yaratılır.[49]

Bu noktada toparlayacak olursak sürdürülebilir kalkınma anlayışı en temelde piyasa ekonomisine dayalı bir kalkınma anlayışıdır. Temel ekonomik mekanizmaları da piyasa mantığının içinden türetilir. Piyasa ekonomisinin sermaye birikimine dayalı işleyişinin sınırları doğayı da kapsayacak şekilde genişletilir. Bu aslında kapitalizmin her şeyi metalaştırmaya dönük mantığının da “zorunlu” sonucudur. Piyasa mantığında çevrenin “korunması” da ancak çevreden kar elde edilebildiği oranda mümkün hale gelir. Sürdürülebilir Kalkınma yaklaşımı sermayenin yeniden üretimi sürecinde, çevreyi de kapsayacak şekilde genişletilmiş bir birikim modelidir. Refah devleti ideolojisinin çöküntüleri üzerinden sermaye birikimini yeniden sürdürülebilir kılmanın yolu, ihtiyaçlar evrenini yeniden tanımlamak, yoksulluğu sürekli ve yeniden bir tehdit olarak üretmek, büyümeye dayalı kalkınmacılığı kutsamak, doğayı kamusal niteliğinden, toplumu da doğa bedeninden arındırmak, bu açıdan da özel mülkiyet konusu haline getirmek, sürdürülebilirlik kavramının unsurlarını oluşturmaktadır.

SONUÇ: HADİ GİDELİM BU KAVRAMLARDAN

Refah toplumu ve konformizm arasına sıkışan ruhlarımızı çağıran bu kavramlar dünyasında birer yalancıya ve yabancıya dönüşme korkusu altında yaşıyoruz. Sürekli dünyayı dönüştürme mitlerini çağırdığımız tarih sahnesinde bu dünyanın yükünü kaldıracak bir bakış açısı yeni kavramlar doğurmak zorunda. Şamanlar ışın kılıcıyla büyüyü bozamazlar. Ötesinde berisinde dolanıp top yekûn çöküşün göbeğinde olduğumuzu söylememenin adıyla konuşmaktan vazgeçmek gerekiyor. Bir yandan yeni kölelik düzeninin politik dilini içselleştireceğiz ve yaşam dünyamızı bu eksende örgütleyeceğiz, diğer yandan da saatleri ayarlama enstitüsündeki memurları tatlı bir tebessümle okuyacağız. Bu iki dünya uzlaşmaz. Bu iki dünyadan birincisi, yoksulluğa ve yıkıma ilaç diye, vaat edilen cehennemin dibindeki kızılcık şerbetine “sürdürülebilirliği” gömmektedir. Ulaşabilene aşk olsun…

Dünyanın ekolojik yıkımı karşısında “başka yol yok” yalanlarıyla kendimizi imha ediyoruz. Belki de bu imha tam da kapitalist üretim tarzının armağanıdır. Kitlesel yok oluşlarıyla korkutulan ve bunu sürekli bir bombardımana çeviren uygarlık bekçileri, sorunlarımızı yavaş yavaş çözelim buyuruyorlar. Oysa böyle bir dünyada yavaş yavaş çözülen, yaşama inancımızdan başka nedir ki… Ama kendileri de biliyor ki bu kapitalist dünya bir imha dünyasıdır.

Üzerine bu kadar çok yazı yazılmış, bu kadar çok söz söylenmiş bir kavramı yeniden anlatmak neye yaradı? Belki de bir tek şeye, yaşama dair ideolojik-kavramsal cephaneliğimiz ne ise biz de o kavramlar dünyasının yolcusuyuz demeye… O kavramı hiç kullanmasak da adını anmaya korksak da, onun dünyasından konuştuğumuz sürece bu dünyanın yaşanabilir olmasının mümkün olmadığının hatırlatılmasına. Yeni bir şey söylemedik belki de ama çalışma konusu kavramı ortadan ikiye bölüp yeni sıfatlar yaratanlar, burjuvazinin suretinden bir yaşam inşa ettiklerini düşünüyorlar mı acaba…

[1] Tülay Arın, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in Kalkınma Stratejileri, Petrol İş Year Book for 1993-1994, İstanbul, 1995, s.551.

[2] Bu konuda bakınız, Birgül Ayman Güler, “Yerel Yönetimleri Güçlendirmek mi? Adem-i Merkeziyetçilik mi?”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, 9/2, Nisan 2000, s. 14-29.

[3] 1945 yılından sonra kapitalist ülkelerin ekonomik modelini olan Keynesyen Politikalar, John Maynard Keynes’in geliştirdiği ekonomi anlayışına dayanır. Bu, en temelde tam istihdamı sağlama ve tam istihdamı mümkün kılmak için vergilendirme, sübvanse etme ve borçlanmaya dayalı ekonomi anlayışıdır. Bu konuda bakınız, E.K. Hunt, İktisadi Düşünce Tarihi, (çev: M. Günay), Dost Kitabevi, Ankara, 2005. Aruoba’ya göre Bu “ iktisat politikaları yatırım-GSMH oranlarını arttırmak, başka bir söyleyişle, özellikle sanayi malı üretim artışını mümkün olabilecek en yüksek noktaya çıkartmak” üzerine kuruludur. Çelik Aruoba, “Çevre Ekonomisi Gelişme Ekonomisi”, İnsan Çevre Toplum içinde Der: Ruşen Keleş, İmge Kitabevi, 2. Baskı, 1997, s.179.

[4] Bu kriz, kapitalist sermaye birikiminin genel karakteristiğinden kaynaklandığı gibi özelde de, Keynesyen Politikaların savaş ekonomisine dayalı ve güvenilmez bir borçlanma yapısına dayanmasından kaynaklanır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Hunt, İktisadi Düşünce Tarihi s.497-527.

[5] Konunun 1960’lı yıllarla birlikte üretim ve tüketim kalıpları eksenindeki tartışıldığı yazılar için ise bakınız: Rachel Carson, Sessiz Bahar, (çev. Ç. Güler) Palme Yayıncılık, Ankara, 2004.

[6] Örneğin, “Birleşik Devletler’de sivil haklar hareketiyle örneği görülen toplumsal krizler, 1960’lann kent taşrası ayaklanmaları ve savaş karşıtı hareket kapitalizmdeki toplumsal uyuma ilişkin inancın temelini çürüttü. Üçüncü dünya ülkelerine yönelik sayısız gizli kapaklı devirme faaliyetleri ve askeri istilalar, halkın kapitalist emperyalizm döneminin gerçekten sona erdiğine ilişkin inancını zayıflattı. Amerika’nın Vietnam yenilgisi kamuoyunun soğuk savaş ideolojisine inancını ciddi olarak sarstı. Nihayet, yönetimin Watergate skandalıyla sonuçlanan, bütün döneme yayılmış sayısız hile, aldatma, yalan ve sahtekarlığının ortaya çıkması, kapitalist yönetimlerin sadece her bireyin refahıyla ilgilenen ve dünya çapında barışı, uyumu ve kardeşliği geliştiren, halkın tarafsız, yardımsever, demokratik hizmetkarları olduğuna ilişkin inancı tahrip etti.” Hunt, a.g.e., s.609. Diğer yandan ise, 1972 yılında yayımlanan Roma Klübü’nün  “Büyümenin Sınırları” raporu ile de ekonomik büyümenin sonuçlarına dikkat çekilmiş ve çözüm olarak “sıfır büyüme” yaklaşımı ortaya atılmıştır. Keleş ve Hamamcı bu raporun içeriği hakkında şunları söyler: “ Bu rapora göre, doğal kaynaklar nüfusun hızlı artışına yetmeyecek ve içinde yaşadığımız çevre, 150 yıla varmadan yaşanabilir niteliklerini yitirecektir. Bu nedenle, çevreyi korumak ve geliştirmek amaçlanıyorsa, gelişme hızı yavaşlatılmalı, durdurulmalıdır. Çünkü gelişme, uygarlaşma, insanlığı acı bir sona yaklaştırmaktadır.” Ruşen Keleş-Can Hamamcı, Çevre Politikası, 5. Baskı, İmge Kitabevi, 2005, s.235-236.

[7] “Sıfır büyüme” yaklaşımı ile piyasa ekonomisi dışındaki ekonomik modeller aynı anlama gelmez. Kapitalizm dışı ekonomi modelleri de şu ya da bu tarzda ekonomik bir etkinliğe dayanır. Bu ekonomik modellerin “büyüme” modelleri olmaması bu iki yaklaşımın farklı söylemler olduğunu gösterir. Hatta kimi görüşler “sıfır büyüme” yaklaşımının kapitalist uygarlığın kendi dışındaki ekonomileri sömürmek ve gelişmelerini engellemek gibi bir amaca da hizmet edebilecek şekilde yorumlanabileceği görüşlerini dillendirmişlerdir.  Bu konuda H.M. Enzensberger’in değerlendirmesi için bakınız: Keleş-Hamamcı, Çevre Politikası, s.235.

[8] Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki gelişme sorununa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dikkatlerini yönelten iktisatçı görüşlerine ilişkin Hirschman şunları belirtir, “ II. Dünya Savaşı sonunda dikkatlerini bu ülkelere yönelten iktisatçılar, bunların o kadar da karmaşık olmadığına inanıyorlardı; kişi başına milli gelir yeterince yükseltilebilirse sorunları çözülecekti. Daha önceleri 18. yüzyılda ‘kaba ve barbar’, 19. yüzyılda ‘geri kalmış’ ve 20. yüzyılda ‘azgelişmiş’ olarak nitelenen ülkelere duyulan horgörü hep bu ülkelere ekonomik ya da başka açılardan ve sert iklim, yetersiz kaynaklar ya da aşağı statü atfı biçimini almıştı. Yeni ekonomik büyüme öğretisiyle horgörü daha incelmiş bir biçimde karşımıza çıktı: aniden, bu ülkelerin ilerlemesinin sorunsuz ve doğrusal olacağı varsayılmaya başladı, yeter ki doğru entegre kalkınma programını benimsesinler! Her şeyin önüne geçen yoksulluk sorunları veriyken az gelişmiş ülkelerin kurulmuş oyuncaklar gibi işlemesi, çeşitli kalkınma aşamalarından tıngır mıngır ilerlemeleri bekleniyordu.” Albert O. Hirschman, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Gerilemesi, (çev. S. Öztürk), Kalkınma İktisadı Yükselişi ve Gerilemesi içinde, (Der. Fikret Şenses), İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2003, s.51.

[9] Kalkınma anlayışındaki dönüşümde “ Fishlow’un 1970 nüfus sayımına dayanan ve  çarpıcı büyümeye rağmen (ya da bu yüzden) Brezilya’da  gelir dağılımının daha da eşitsiz hale geldiği ve bazı düşük gelir gruplarının mutlak olarak da eskisinden kötü duruma düştükleri bulgusu özellikle etkili oldu.” Hirschman, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Gerilemesi, s.49.

[10] Bu durum “Dünya Bankası başkanı Robert. McNamara’nın 1972 yönetim kurulu toplantısında yaptığı konuşmaya da  yansıdı. Kalkınmanın, dağılım hedeflerine uygun olarak nasıl biçimlendirileceği ya da büyüme ve dağılım hedeflerini birleştirecek politikaları anlama çabası içine girildi.” Hirschman, s.49.

[11] Hirschman, s.50. Kalkınma iktisadı yazını içinde sayılan “sürdürülebilir kalkınma”nın niceliksel değerlere vurgu yaptığı, bunun yerine sürdürülebilir gelişme kavramının tercih edilmesi gerektiği yönündeki kimi tartışmalara karşın bu tez de, kalkınma ve gelişme kavramları kullanıldıkları ekonomik ve sosyal bağlama sadık kalınarak eş anlamda kullanılmıştır. Bununla birlikte kalkınma iktisadı da kimi zaman gelişme iktisadı olarak anılmış ve bu iki sözcük birbirinin yerine kullanılmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kalkınma anlayışı içinde bir dönüşümü ifade eden “Sürdürülebilir Kalkınma” yaklaşımı yerine “Sürdürülebilir Gelişme” sözcüğü de kullanılabilir. ‘Sürdürülebilir Kalkınma’yı, ‘Sürdürülebilir Gelişme’den farklı sayan görüşler için bakınız, Ruşen Keleş, Kent Bilim Terimleri Sözlüğü, 2.Baskı, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1998; Ayşegül Mengi-Nesrin Algan, Küreselleşme ve Yerelleşme Çağında Bölgesel Sürdürülebilir Gelişme: AB ve Türkiye Örneği, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003; Pınar Kılıçoğlu, Türkiye’nin Çevre Politikalarında Sürdürülebilir Gelişme, Turhan Kitabevi Yayınları  Araştırma ve İnceleme Dizisi:3, Ankara, 2005; Bununla birlikte kalkınma yazını içinde gelişme ve kalkınma anlayışlarını eş anlamda kullanan görüşle için bakınız, Fikret Şenses, Gelişme İktisadı ve İktisadi Gelişme Nereden Nereye?, Kalkınma İktisadı Yükselişi ve Gerilemesi içinde, Der. Fikret Şenses, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2003; Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Gerileyişi, 3. Baskı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2000;  Fuat Ercan, Modernizm Kapitalizm ve Azgelişmişlik, 2. Baskı, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2001.

[12] Bu konuda bakınız, Thomas Crocker ve A.J. Rogers, Environmental Economics, Holt,Newyork, 1971.,  Garret Hardin, The Tragedy of the Commons, Science, 162, 1968, 1243-1248.

[13]  Mengi- Algan, Küreselleşme ve Yerelleşme Çağında Bölgesel Sürdürülebilir Gelişme: AB ve Türkiye Örneği, s.19.

[14] Ayşegül Kaplan, Küresel Çevre Sorunları ve Politikaları, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara, 1997, s.123.

[15] Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, Ortak Geleceğimiz(çev.B. Çorakçı), TÇSV, 2. Baskı,1987,s.73.

[16] A.g.e., s.73.

[17] A.g.e., s.74.

[18] Aynı yerde

[19] Aynı yerde

[20] Aynı yerde.

[21] Aynı yerde.

[22] A.g.e., s.125.

[23] Toplumsal örgütlülüğün kapasitesini arttırmak, kapasite tesisi en genel anlamda sürdürülebilir kalkınma anlayışını yürütecek hükümet ve onun dışındaki örgütlülüklerin idari, mali ve finansal sorunlarının yapılandırılmasıyla mümkün olacağı vurgulanmaktadır.

[24] A.g.e., s.127.

[25] Aynı yerde.

[26] A.g.e.,, s.128

[27] A.g.e., s.128-129.

[28] Fosil yakıtların yerine temiz enerji kaynakları olarak adlandırılan güneş, rüzgâr, biyomas enerjisinin teklif edilmesi atmosferdeki karbon miktarının iklimde şiddetli değişimlere yol açmayacak düzeyde tutulması niyeti yolunda bir adım olarak değerlendirilse bile; bu teklif, verili üretim ve tüketim kalıplarını değiştirme perspektifinden beslenmediği ölçüde sorunu gerçek anlamda çözme potansiyeli barındırmıyor. Atmosferdeki karbon miktarının artmasına neden olan doğal ormanların sanayiye ya da endüstriyel tarım ve hayvancılığa kurban edilmesi, uluslararası taşımacılık sektörünün her geçen gün büyümesi ve otomobile dayalı bir uygarlığın toplumsal tüketim alışkanlıklarının, üretim tarzındaki değişikliklerle mümkün olabileceğinin hesaba katılmaması bu tür önerilerin çözüm yolunda alternatif olabilme gücünü zayıflatıyor. Daha genel bir anlamda da şu söylenebilir ki, üretici güçlerin gelişiminin doğası, üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Neyin, nasıl, ne kadar, ne için üretildiği hesaba katılmadan teknolojik alternatifler en fazla piyasadaki enerji desenini çeşitlendirmekten daha fazla bir işe yaramaz.

[29] Mengi-Kaplan, s.22.

[30] APK (Araştırma Planlama Koordinasyonu Başkanlığı), Rio Süreci, http://www.ogm.gov.tr/rio/rio1.htm, (5.12.2005)

[31] Ortak Geleceğimiz Raporunda da gönüllü kuruluşlara kalkınmada aktif roller biçilmiştir. Ancak Gündem 21 ile uluslararası bir resmi belgede bu durum sistematikleştirilmiştir.  Gündem 21,  gönüllü kuruluşları [hükümet dışı kuruluşlar adıyla], yerel halkı, dezavantajlı grupları[yoksullar(çiftçiler ve işçiler de dahil), kadınlar, çocuklar, gençler] kalkınmanın katılımcısı ya da ortakları olarak görmüştür.

[32] Mengi-Kaplan, s.34.

[33] Habitat ve Toki, http://www.toki.gov.tr/habitat/habitat/index.html, (7.11.2005)

[34] Aynı yerde.

[35]Bildirge’nin 8 temel kalkınma hedefi vardı. Bunlar, “Aşırı yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, Evrensel ilköğretimin gerçekleştirilmesi, Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınların konumunun güçlendirilmesi, Çocuk ölümlerinin azaltılması, Anne sağlığının iyileştirilmesi, HIV/AIDS, sıtma ve öteki hastalıklarla mücadele edilmesi, Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması, Kalkınma için küresel bir ortaklık geliştirilmesi”ydi. Binyıl Kalkınma Hedefleri Nedir ?, http://www.un.org.tr/un_tur/binyilkalkinmahedefleri.asp, (7.12.2005)

[36] Mengi-Kaplan, s.56.

[37] Adem’in de vurguladığı gibi, “Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, suyun kamusal bir ürün olduğundan bahsedilmemesidir. Böylelikle temiz suya erişimi olmayan yoksul insanlar özel sektörün insafına bırakılmış oldu.” Çiğdem Adem, “Vahşi Kalkınmanın Sonu ya da Sürdürülebilir Yoksulluğun Başlangıcı”, İksir Ekolojik Politika Dergisi, sayı:2, Ankara, 2003, s.14.

[38]Keleş ve Hamamcıya göre, “Çevreyi kirletenlerin, maliyetini karşılamak gereğini duymadıkları zararlı sonuçlara ekonomistler “dışsallık adının vermektedir.”s. 159; Davıdson’a göre de “Neoklasik ekonomistler çevre kirliliğine, dışsallık adını takmışlardır, çünkü maliyetleri, neoklasik ekonomilerin dayalı olduğu piyasa ekonomisinin genellikle dışındadır. Piyasada etkin şekilde alınıp satılmayan her şey, ekonomik piramidin dışındadır ve genellikle neoklasik ekonomi analizlerinde görmezden gelinir. Bazı ekonomistler bu dışsallıkları, piyasa kusurları adını verdikleri şeyin bir örneği olarak incelerler. Alıp satılabilir kirlilik permileri bu dışsallığı içselleştirmiş, hava kirliliğini piyasada etkin şekilde ve başarıyla alınıp satılabilen bir emtiaya çevirmiştir.” Erıc A. Davıdson, Gayrisafi Milli Hasılayı Yiyemezsiniz: Çevrenin Önemli Olduğunu Varsayan Ekonomi,(çev.) B. Dişbudak, TÇSV, Ankara, 2004, s.70.

[39] Keleş-Hamamcı, s.158.

[40] John O’Neıll, Sosyalist Hesaplama ve Çevresel Değer Biçme: Para, Piyasa ve Ekoloji, (Çev. T.Boyraz), Gri ve Yeşil Teorik Dergi,1, Çalışanlar Yayıncılık, 2005, s.70. Davıdson’a göre ise “Atmosfer ne kadar paha biçilmez bir kaynak olursa olsun, mavi gök¬yüzüne yine de, onu koruyabilmek için, bir piyasa değeri biçilmiştir. Kü¬kürt gazlarının bacalardan salınabilmesi için, parayla alınıp satılabilen permilerin lanse edilmesi, ekolojik ekonominin ilginç bir başarı öyküsü¬dür. ABD hükümeti belli bir düzeyde kükürt emisyonunu kabul etmeye razı olmakta, kirleten kurumlara permiler vermekte, sonra bu permiler herhangi bir mal gibi alınıp satılabilmektedir.”Davıdson, s.69.

[41] İklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarını (salımlarını) azaltmaya yönelik eylem stratejilerini ve yükümlülüklerini, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS)  düzenlemektedir. Haziran 1992’de Rio’da gerçekleştirilen Rio Zirvesi’nde imzaya açılmış ve Mart 1994’te yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşme ve Biyolojik çeşitlilik sözleşmesi temel olarak dışsallıkların içselleştirilmesi yaklaşımından beslenmektedir. Sözleşme’nin nihai amacı, “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır. Yasal yükümlülük girişimleri ve yasal yükümlülük hedefleri ise, sırasıyla, İDÇS Taraflar Konferansı’nın (TK) 28 Mart-7 Nisan 1995 tarihleri arasında Berlin’de yapılan 1. Toplantısı’nda kabul edilen Berlin Buyruğu’nda ve Aralık 1997’de kabul edilen Kyoto Protokolü’nde yer almaktadır. Esneklik Mekanizmaları ile ilgili ayrıntılı bir yazı için bakınız: MuratTürkeş, Kyoto Protokolü Esneklik Mekanizmaları http://www.meteor.gov.tr/2005/arastirma/iklimdegis/iklimdegis8.htm (8.9.2005)

[42] Dağdemir’e göre, kapitalist ekonomik sistemde birçok çevresel varlığın kamusal mal olması ve piyasalarının oluşmaması nedeniyle, fiyatların yol göstericiliğinde karar veren ekonomik birimlerin çevresel varlıkların geleceğine sahip çıkmaları ve korumasına özen gösterme sorumluluğunu taşımaları mümkün olmamaktadır. Özcan Dağdemir, Çevre Sorunlarına Ekonomik Yaklaşımlar ve Optimal Politika Arayışları, Gazi Kitabevi Yayınları, Ankara, 2003, s.158.

[43] Bu açıdan liberal iktisat açısından birinci ilke, para ve maliye politikalarındaki yapılanmayı kapsar. Bu doğrultuda liberal iktisatçı Roodman’a göre, “Ekonominin çevresel olarak sürdürülebilirliğini sağlamaya yönelik çevre vergi ve yasaları, uluslararası antlaşmalar ve toplumsal baskının getirdiği yaptırımlar, özel kesimde ve kamu kesiminde var olan işletmeleri, sürdürülemez teknolojilerden uzaklaşmaya ve çevreyi daha az kirleten, geri dönüşüm oranı yüksek üretim yapısını benimsemeye itmektedir.” Mesele sürekli büyüme olunca Roodman’ın ham hayallerinin somut bir karşılığı olmadığı rahatça görülebilir. Ancak yine O’na göre, “bu mali ve parasal araçların diğer bileşeni ise teşvikler ve sübvansiyonlardır. Çevresel ve ekonomik açıdan sürdürülemez yatırımlar yerine, sosyal, ekonomik ve çevre unsurlarının uyumunu gözeten yatırımların devletler nezdinde ve uluslararası politik karar verme mekanizmalarınca desteklenmesi mali ve parasal bir uygulama aracı olarak görülebilir. İkinci uygulama aracı olarak ise, çevrenin ticaret konusu haline getirilirken bu konuda çeşitli standartlar ve ilkeler belirlenerek, çevresel “kaynak stokunun” korunması ve geliştirilmesi amaçlanır. Çevrenin tam rekabet koşullarına kavuşturulmasındaki üçüncü uygulama aracı, yardım politikalarıdır. Yardım politikaları aracılığıyla yoksul ülkelerin çevresel stokların kullanılmasında daha rasyonel ve piyasaya uygun davranılması beklenir. Tarımsal üretimde yoğun kimyasal kullanımını engellenmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması, flora ve fauna zenginliğinin ekonomik değere kavuşturulması beklenir.” Ancak özellikle üçüncü dünya diye anılan ülkelerin genetik ve doğa varlıklarını temellük etmenin bir yolunda bu tür borçlandırma politikalarıdır. Çevre üzerindeki yoksul ülkelerin üretim baskısını azaltmak amacıyla harekete geçirilen ve çevrenin rekabete açılmasını yeniden düzenleyen son araç ise, yoksul ülkelerin dış borçlarının yeniden yapılandırılmasıdır. Toplumsal zenginlik dünyanın ortak geleceği için tüm insanlığın mirası sayılmazken, doğa varlıkları tüm insanlığın ortak mirası sayılır. Bu aynı zamanda üçüncü dünya da ulusalcı tepkilerinde ortaya çıkmasına neden olur. Zengin ülkelerin, yoksul ülkelerin kaynaklarını kullandırtmadığı ve sömürdüğü eleştirisi geliştirilir. Ancak asıl üzerinde durulması gereken mesele, doğa varlıklarının uluslararası sözleşmeler ve zor ile mülkiyet konusu haline getirilmesidir. Örneğin Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin eki niteliğindeki Cartagena Biyogüvenlik Protokolü bu konuda hukuksal düzenlemeler içermektedir. Bu şekilde yıllardır doğa varlıkları ile dolaysız bir ilişki kuran toplum, artık hukuk dolayımı ile bir kez daha sömürülür. Çevresi onun için bir yabancı ve maldır.

[44] Terry L. Anderson-Donald R. Leal, Serbest Piyasa ve Çevrecilik, (çev.) V. Fuat Savaş, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları No:5, Siyasal Kitabevi Yayınları, Ankara, 1996, s.5.

[45] Hardin teorisini geliştirirken, ortak kullanıma tahsis edilen bir alanda sürüsüne otlak alanı açmaya çalışan bir çobanın karşılaştığı sorun ekseninde açıklamaktadır. Buna göre tüm otlaklık alan herkese açıktır. Her bir çoban sürüsüne katacağı ekstra hayvanın kendisine olan maliyetini ve faydasını düşünerek kazancını maksimum düzeye çıkarmayı hedeflemektedir. Hardin bu noktada ortak malların yönetimi konusunda, geleneksel toplumlarda bu alanların toplum tarafından sahiplenilerek yönetildiğini söylemektedir. Bakınız: Hakan Altıntaş, “Ortak Malların Trajedisi: Karadeniz ve Hazar Denizlerindeki Kirlilik”, Çevre Sorunlarına Çağdaş Yaklaşımlar: Ekolojik, Ekonomik, Politik ve Yönetsel Perspektifler içinde, (ed.) Mehmet. C. Marin, Uğur Yıldırım, Beta Yayınları, İstanbul, 2004, s.205-248.

[46] “Küresel Komşuluk” raporuna göre de, “ Küresel yönetime çevre alanında en doğrudan zorluk çıkartan şey, “ortak varlıkların trajedisi” nin ortaya getirdiği zorluklardır ki, bu da ortak çevre varlıklarının, yeterli düzeyde bir işbirliği yönetimi olmaması nedeniyle aşırı kullanımı anlamına gelmektedir. Küresel atmosferin kirlenmesi ve okyanus balıklarının azalması, tıpkı yerel ortak otlakların azalması ve yok olması gibi, yine yönetim yetersizliğinden, sağlam mülkiyet haklarının ve ortak kaynakların kolektif kullanımıyla ilgili sorumlulukların yeterince belirgin olmamasından kaynaklanmaktadır. Küresel Yönetim Komisyonu Raporu, Küresel Komşuluk (çev.)  B. Çorakçı Dişbudak, Türkiye Çevre Vakfı Yayını, Ankara, 1996, s.176.

[47] Anderson ve Leal’e göre, ABD’de toprak sahiplerine kendi toprakları üzerindeki yabani yaşam için bedel ödenirse, yabani yaşamla ilgili görüşleri önemli ölçüde değişebilir. Bir çiftlik sahibi olan Montana’lı Franklin Grosfield, yabani hayvanların kuru otlarını tüketmesinden ve gece yarısı, arazisinde avlanmak isteyen avcılar tarafından uyandırılıp izin istenmesinden bıkmıştı. Fakat bu tutumu, arazisini bir avcılık kulübüne kiralamaya karar verince değişmiştir. Avcılar, Grosfield’e hayvancılık faaliyetini destekleyecek bir gelir sağlamışlar ve kendi ifadesiyle ‘en kötü sorumluluklarımızdan birini (yabani yaşamı) bir aktif kıymet haline dönüştürmüştür.” Anderson – Leal, Serbest Piyasa ve Çevrecilik, s.95.

[48] Küresel Komşuluk, s.176.

[49] Ortak malların piyasa değerine kavuşarak korunmasında mülkiyet haklarının kurulmamış olması kadar önemli diğer engel olarak ise devletin piyasaya müdahalesi gösterilir.


Metakorporatizme Doğru Meslek Kuruluşları

AKP tarafından hazırlattırılan anayasa taslağının ekonomik model olarak liberal kapitalist bir eksene dayandığı, siyasal karakterinin de otoriter ve muhafazakâr bir öze sahip olduğu eleştirileri giderek sıklaşıyor. Ancak tartışılan anayasa taslağı ile ilgimizi bu noktada kesmek, yeni sermaye birikim sürecinin nasıl bir devlet rejimi inşa etmeye çalıştığını görmemizi engelleyecektir. Ancak bu noktada ilgimiz, 1982 anayasasının 135. maddesinde ifadesini bulan “kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları” ile ilgili düzenlemenin; AKP taslağında nasıl düzenlediğinin izini sürmekle sınırlandırılacaktır.

 1982 Anayasası’nda Meslek Kuruluşları

 1982 Anayasası’nın 135. maddesi, meslek kuruluşlarını, “belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak ve mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlerine uygun olarak gelişmesini sağlamak…”[1] amacıyla kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleri olarak tanımlanmıştır.

 1982 Anayasası’nda meslek örgütleriyle ilgili düzenleme aynı zamanda devlet ve toplum, üretim ve yönetim arasındaki ilişkinin dolayımlanma karakterinin de ip uçlarını vermektedir. Devlet, bir yandan piyasayı göreli olarak düzenleme ve denetleme görevini meslek kuruluşlarına verirken diğer yandan da bu piyasanın meslek kuruluşları eliyle düzenlenmesindeki aktör olarak da mesleği ve meslekle dolayımlanan meslek sahibi kişiyi esas alan bir düzenleme yapmıştır.  Bu açıdan Meslek Odaları, hizmet ve mal üretilen alanların başat siyasal ve idari aktörlerinden biri haline gelebilmiştir.

 Ancak ekonomi politiğin zemini 1982 Anayasasından bu yana kapitalist siyasalarca oluşturulmuştur. Devlet ve toplum arasındaki tüm gerilimler, üretim ve yönetim arasındaki yarılma derinleştikçe; meslek odaları da tüm bu sancılı sürecin çelişkilerini taşımıştır. Bir yandan piyasayı düzenlemek, denetlemek, diğer yandan meslek mensuplarının çıkarlarını korumak, öte yandan da toplumsal çelişkileri ifade etmek arasında salınan bir sarkaç gibi hem devletin hem de toplumun farklılaşan ve çelişkilerle dolu sınıfsal baskısını en derinden yaşayan örgütlenmeler haline gelmiştir.

 Hizmet ve mal üretiminin 1980’li yıllarla birlikte liberalize olması, bu alandaki siyasaların ve örgütlenmelerin de kendini bu süreç karşısında tanımlamalarını zorunlu kılmıştır. Politik tutum alışların ötesinde, köklü liberal ekonomik ve politik değişimler meslek odalarının da var olduğu zeminin niteliğinin değişmesini bir “zorunluluk” olarak dayatmıştır. Siyasal ve ekonomik liberalizmin, piyasa dolayımında siyasal olanı düzenleme ve denetleme “zorunluluğu” da yeni anayasa taslağında mantıki sonucuna ulaştırılmıştır. Artık kapitalizm ve devlet sadece verili siyasal ve ekonomik zemini tarif etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu verili zeminde hareket edecek aktörlerin rollerini ve niteliklerini de yeniden düzenliyordu. 1982 anayasası verili ekonomik zemini, devlet korumasında bir kapitalist ekonomi, siyasal sistemini de demokratik, sosyal, laik bir hukuk devleti olarak tanımlamıştı. Ancak sermaye birikim süreci açısından artık sosyal, demokratik, laik bir hukuk devletinin bu süreci kaldıramayacağının ilanı ile birlikte, devlet ve toplum ilişkilerini yeniden düzenleyecek bir sözleşmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu açıdan anayasa taslağında meslek örgütleri ilgili düzenlemenin bu açıdan değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu dönüşüm liberalizm ile korporatist temsil arasında “uzlaşmaz” olduğu iddia edilen çelişkilerin, nasıl bir birliğe dönüştüğünün açığa çıkartılması açısından da oldukça çarpıcıdır. Kısacası 1982 anayasasından yeni anayasa taslağına, meslek kuruluşlarının nitelik ve rollerindeki dönüşümü liberal korporatist bir eksende inşa edildiği söylenebilir.

 Yeni Anayasaya Doğru Meslek Kuruluşları

 AKP tarafından hazırlattırılan Anayasa taslağının 102. maddesinde, Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları, kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.

 Meslek kuruluşlarının yeni anayasa taslağında, 1982 anayasasından daha farklı tanımlandığı hemen dikkati çekmektedir. 1982 anayasasında meslek kuruluşları “belli bir mesleğe mensup olanların” ifadesinin kaldırılmış olması oldukça önemlidir. Anayasa’da ifadesini bulan tanımlamayla meslek kuruluşları, sadece belli bir mesleğe özgülenerek tanımlanma zorunluluğundan kurtarılacaktır. Dolayısıyla meslek kuruluşları sektörel düzeyde tanımlanabilecektir. Bunun sonucunda, kanunla kurulacak meslek kuruluşları ve örgütlenmelerine şirketler de üye olabilecektir.  Bunun ikinci sonucu olarak da meslek tanımı daha esnek bir tarzda düzenlenebilecektir.

 Örneğin, daha önce yapıldığı gibi tohumculuk sektörü bir meslek grubu olarak tanımlanabilecektir. Ya da sağlık, gayrimenkul,  sektörleri birer meslek kuruluşu örgütlenmesine olanak tanıyacaktır. Konuyu bu açıdan biraz daha derinleştirmek gerekir.

 1982 Anayasasından yeni anayasa taslağına kadar ki geçen süreci gözeterek söylemek gerekir ki,  meslek odalarını iki türlü bir değişim beklemektedir. Bir yandan meslek örgütlerinin niteliğinde bir dönüşüm, diğer yandan da devlet ve toplum, üretim ve yönetim ilişkilerinde meslek odalarının rolünde bir dönüşüm yaşanacaktır. Bu dönüşüm devlet rejiminin meta-korporasyona yaslanmasına değin derinleşerek sürecektir. Bu anayasa taslağı kabul edilsin veya edilmesin, mevcut siyasal ve ekonomik karakterde köklü bir dönüşüm yaşanmadığı sürece öngörülen yola girilmiştir.

 Meslek odalarının göreli olarak piyasayı düzenleme ve denetlemedeki ağırlığının, niteliğinin ve gücünün değiştiği tartışıla gelmiştir. Ancak mevcut anayasal sistem içinde bile AKP hükümeti meslek örgütlerini piyasa dolayımlı tanımlayacak ve onun rol ve niteliğini değiştirecek çok önemli girişimin ipuçlarını vermiştir.[2]

 Sermaye, sınıfsal çelişkileri kendi lehine bükmek açısından kısa vadede korporatif temsil mekanizmalarından vazgeçmeyeceğini, bu açıdan da meslek kuruluşlarını yeniden işlevlendireceğini yeni anayasa taslağında belli etmiştir. Kamu yönetiminde reform adı altında geliştirilen yönetişim projesi, meslek kuruluşlarını da bu açıdan etkileyecektir. Yeni anayasa taslağındaki düzenleme doğrultusunda meslek kuruluşlarına şirketlerin de üye olmasının önünde anayasal bir engel kalmayacaktır. Diğer yandan da, meslek kuruluşları piyasa dolayımıyla tanımlandıklarından, sektörel düzeyde bir örgütlenme ile tanımlanabileceklerinden; meslek odaları, güçlü şirketlerin karşısında zayıf meslek üyelerini koruyamayacaktır.

 Çünkü temsil mekanizmalarında göreli olarak ağırlığını koyacak olan şirketler bilindiği üzere çıkar örgütleridir. Şirketlerin temel amaçları, şirketin maddi olarak kar etmesini sağlamak ve karlarını maksimize etmektir. Temel gayeleri kar etmek ve karlarını arttırmak olan şirketlerin kamu kurumu niteliğindeki bu kuruluşların içerisinde yer almasıyla, kamu gücüyle donatılmış bir kurumun tüm olanaklarını kendi kişisel çıkarları için seferber etmeleri sonucunu doğuracaktır.

 Böylece şirketler kendi çıkarlarının gereklerini bu kuruluşlar aracılığı ile hayata geçireceklerdir.  Bu şekilde şirketler kar amaçları doğrultusunda, kuruluşa tanınmış olan kamu gücü kullanımını gerektiren yetkileri kullanmış olacaklardır.

 Diğer yandan da birçok alanda faaliyet yapmakla donatılan meslek kuruluşları sektörel düzeyde örgütlenmeye başladıklarına, aynı meslek alanında faaliyet yürüten birden çok meslek kuruluşunun doğmasına da neden olacaktır. Serbest mimarlar ayrı bir meslek odası, şirket sahibi mimarlar ayrı bir meslek odası, küçük bürocular başka bir mimarlar odası kurabilecektir. Bunun önünde anayasal bir engel kalmayacaktır. Böylece piyasada, aynı sektörde faaliyet ürüten birbiriyle rekabet eden pek çok meslek odası ortaya çıkacaktır. Meslek odaları piyasada değişim değerine kavuşacak ve birer meta örgüt hakline gelecektir. Bu tabi ki pek çok hukuki sorunu da beraberinde getirecektir. Ancak rekabet eden bu odaların daha iyi hizmet üreteceği anlayışının sonucu belki de birden fazla başbakan ve rekabet eden birden fazla meclis yaklaşımlarını da gündeme getirecektir.

 Söylediklerimizi fazla abartılı bulanlar veya anayasal bir yorum, çıkarsamada bulunduğumuzu varsayanlar için daha somut örnekler vermek gerekecektir. Bu açıdan da yukarda kısaca değinilen Tohumculuk Kanunu üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekecektir.

 Tohumculuk Kanunu[3]’nda Meslek Kuruluşları

 Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Kuruluşları’nın kurulmasına imkân veren Anayasa’nın 135. maddesi’nde bu kuruluşların amaçları yönünden, “Meslek mensuplarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetleri kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek disiplinini ve ahlakını korumak”  şeklinde sınırlandırılmışlardır. Oysaki söz konusu yasa ile kurulacak olan bu birlik ve alt birlikler mesleğin genel menfaatlere, kamu yararına uygun olarak yürütülmesi sonucunu doğurmayacak, aksine tekel durumundaki şirketlerin çıkarlarının hayata geçirilmesi doğrultusunda faaliyet gösterebilecekleri bir kurumsal yapı kurulacaktır. Kanunla amaçlanan, kamu yararı doğrultusunda bir kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu kurmak değil kartellere kamu niteliğinde meslek kuruluşu unvanı bahşetmektir.

 Böylesi bir yapılanmanın Anayasa’nın 2. maddesinde bahsedilen Cumhuriyet’in temel niteliklerinden olan demokratik devlet ve sosyal devlet ilkesine aykırı olduğu aşikârdır. Bu durumun sosyal devlet ilkesi ile bağdaşması mümkün olmadığı gibi, Anayasa’nın 2. maddesinde bahsedilen “millî dayanışma ve adalet anlayışı” ile bağdaşması da mümkün değildir.

 Aynı zamanda şirketler ile küçük üreticileri aynı kuruluşa üye olmak ve aynı kuruluşun “kamu gücü kullanımı gerektiren” yaptırımlarına maruz bırakmak sonucunu doğuracak olan bu kanun, “sosyal devlet ilkesinin” hayata geçirilmesi önünde bir engel teşkil edeceği gibi şirketlerin tekelci faaliyetlerine olanak sağlayacağı ortadadır.

 Anayasanın 135. maddesi müşterek ihtiyaçları olan belirli bir mesleğe mensup olanlar için bir örgütlenme biçimi öngörmektedir. Nitekim Anayasa’nın 135. maddesiyle, örgütlenme özgürlüğüne bir istisna getirilerek bu gibi kuruluşlara üye olma zorunluluğu getirilmesine olanak sağlanmakta, bu kuruluşlara üye olmayanların mesleği icra etme imkânı da bulunmamaktadır. Ancak Tohumculuk Yasası ile oluşturulan meslek kuruluşları, bir meslek alanı tarif etmemekte, bir sektörü meslek alanı olarak göstererek Anayasa’nın amaçladığından daha geniş bir düzenlemeye gitmektedir. Şüphesiz kanun koyucunun belirli meslek alanlarını saptayarak bu alana ilişkin bu gibi örgütlenmeler geliştirmek konusunda bir takdir yetkisi vardır. Ancak meslek kavramını tanımlama konusunda kanun koyucunun sınırsız bir yetkisi olduğunu kabul etmek Anayasa’nın işlevsiz hale gelmesi ve delinmesi anlamına gelecektir. Örneğin tabiplik bir meslek alanıdır ve tabipler Tabip Odaları ve Türk Tabipler Birliği şeklinde örgütlenmek zorunda, bu kuruluşlara üye olmak zorunda ve bu kuruluşların kendileri üzerindeki denetim ve gözetim yetkisine tabi olmaktadır. Ancak kanun koyucunun sağlık sektörünün bütünü bir meslek alanı olarak tarif etmesi ve bu sektörde çalışan her gerçek ve tüzel kişiyi böyle bir kuruluş içerisinde örgütlenmeye zorlamasının Anayasa’nın 135. maddesindeki amacı aşan bir düzenleme olacağı açıktır.

 İlaç sektöründe çalışan bir firma ile bir özel hastane işletmesinin, bir tabibin ve hasta bakıcının aynı meslek alanında tariflenmesi ve müşterek ihtiyaçlarından bahsedilmesi anlamsız olacağı gibi Anayasa 135.maddenin amacına da aykırı olacaktır. 5553 sayılı kanun, bir sektörü bir meslek alanı olarak göstermekte ve ortak ihtiyaçları, çalışma biçimleri birbirinden tamamen farklı olarak tohumculuk sektöründe çalışanları aynı örgütlenme içerisinde bulunmaya zorlamaktadır. Böyle bir düzenleme, mesleki dayanışmayı sağlamaktan çok, bir korporasyon kurmayı hedeflemektedir. Böyle bir düzenleme Anayasa’nın 135. maddesine aykırı olduğu gibi Cumhuriyet’in temel niteliklerinden olan demokratik devlet ilkesine de aykırıdır.

 Yasanın 16. maddesinde alt birliklerin nasıl kurulacağı düzenlenmektedir. Buna göre alt birlikler Anayasa’nın 135. maddesine göre ancak kanunla kurulabilir. Fakat 5553 sayılı Kanun 16. maddesi alt birliklerin kuruluşunu şöyle düzenlemektedir:  “bitki ıslahçıları, tohum sanayicileri ve üreticileri, fide üreticileri, fidan üreticileri, tohum yetiştiricileri, tohum dağıtıcıları, süs bitkileri üreticileri ve tohumculukla ilgili diğer konularla iştigal eden en az yedi gerçek veya tüzel kişi tarafından faaliyet konularına göre kurulan, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.” Kanunda hangi iştigal alanlarında alt birliklerin kurulacağı dahi sınırlı olarak sayılmamıştır. Üstelik 16. maddenin ikinci fıkrasında alt birliklerin nasıl kurulacağı, şöyle düzenlenmiştir: “Alt birlik, kuruluş ve çalışma esaslarını belirleyen tüzük ile Bakanlığa başvurur. Tüzükte ve kurucuların hukukî durumlarında mevzuata aykırılık ve noksanlık yoksa alt birliğin kuruluşu Bakanlıkça onaylanır ve durum alt birliğe en geç on beş gün içinde bildirilir. Alt birlik tüzüğü, alt birliğe yapılan yazılı bildirimden sonra on beş gün içinde yerel bir gazetede ilân edilir. Alt birlik, tüzüğünün ilân edildiği günü izleyen üç ay içerisinde, ilk genel kurulunu toplamak ve organlarını oluşturmak zorundadır. Tüzük değişikliği kuruluş işlemlerine tâbidir.” Maddeden anlaşılmaktadır ki, alt birlikler maddede belirtilen faaliyet alanlarında birinde veya “tohumculukla ilgili diğer konularla iştigal eden” ifadesine dayanarak kendi tarif ettikleri yeni bir faaliyet alanına ilişkin olarak yedi gerçek veya tüzel kişinin Bakanlık’a başvurusu ile kurulacaktır. Alt birliklerin kuruluşu kanunla değil, yedi gerçek veya tüzel kişinin başvurusu ve Bakanlık’ın onayı ile gerçekleşmektedir. Bu düzenleme Anayasa 135. maddedeki “kanunla kurulma” şartına da açıkça aykırıdır.

 SONUÇ

 Buradan hareketle yönetişim modelinde meslek kuruluşlarına, liberal korporatist  bir pozisyondan öte, bizzat değişim değerine kavuşmuş, yerine bir başka örgüt ikame edilebilir, bu anlamda değiştirilebilir, piyasada kolayca bulunabilir bir meta örgüt rolü biçilmektedir. Meslek kuruluşları artı değer yaratan, bir biri ile rekabet eden, bir şirket mantığında işleyen kuruluşlar olması yanı sıra, aynı zamanda kendileri de başlı başına birer meta haline gelecektir. Meslek kuruluşlarının da düzenledikleri ve denetledikleri alanı piyasalaştırabilmesinin, sürdürülebilir kalkınmayı sağlayabilmesinin yegâne yolu kendini de bir değer olarak örgütlemesiyle mümkün olacaktır. Yönetişim yaklaşımı çerçevesinde, yeni anayasa taslağında meslek kuruluşları başlı başına bir yatırım projesi olarak tasarlanmıştır. Yönetişim ekseninde meslek kuruluşları, para mal para döngüsünü hizmet üreterek çevirirken; kendi nesnesi haline gelecek olan üyelerini de paraya tahvil edebilen; günümüz ekonomi politiğinin rasyonalize olmuş ifadesi metakorporatizmle karşı karşıya olduğumuz bilinmelidir.


[1] H.   Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları

Madde 135 – Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir.

[2] 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile, düzenlenen kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu vasfındaki , Türkiye Tohumcular Birliği ve diğer altbirliklerde, özel tüzel kişilere de üyelik imkanı tanımaktadır. Bunun sonucu büyük şirketler, küçük üreticilerin ve bağımsız çalışan çiftçilerin de üye olmak zorunda olduğu bu kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına üye olacaklardır. Bu durum, şirketlerin, meslek kuruluşunun politikalarını doğrudan belirlemesine, organlarında temsil edilmesine ve zayıf çıkar grubu olan çiftçiler karşısında piyasada üstünlük sağlamalarına neden olacaktır.

[3] 31 Ekim 2006 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu, 8 Kasım 2006 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu Yasa Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine taşındı.


Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Işığında Biyogüvenlik (Ama Nasıl?)

Çok konuşulan ama uygulanabilir fikir üretilemeyen gündemlerimizden birisi de Biyogüvenlik. Transgenik ürünler sektörünün giderek karlı bir yatırım alanına dönüşmesiyle birlikte biyogüvenlik tartışmaları da bu sektörün güvenliği olarak tartışılmaya başlandı. Fakat transgenik ürünlerin yarattığı yıkım politik olarak açığa çıkarılmaya başlandığından beri biyogüvenlik tartışmalarının iki ucu olduğu ortaya çıktı. Bir taraf biyogüvenliği, Kapitalist pazarın güvenliği bağlamında tartıştırırken diğer taraf, gıda egemenliği, gıda güvenliği, biyolojik çeşitlilik, sürdürülebilir tarım, doğayla birlikte yaşam, gen kaynaklarının korunması, emeğin ekolojik hakları bağlamında tartıştı.

Kapitalist pazarın transgenik ürünlerini ve bu pazarın biyogüvenlik politikalarını savunanların dayandıkları temel argümanlar, tarım topraklarının giderek verimsizleştiği, dünyada açlığın yaygın olduğu, transgenik ürünlerin açlığa çözüm olacağı ve bunun içinde transgenik ürünlerin tarımsal üretimin merkezine oturması gerektiğiydi. Yalnız bu taraf şunu da açıkça söylüyordu, transgenenik tarım bazı riskler taşıyordu. Bunun için düzenleyici ve denetleyici önlemler alınmalıydı. Transgenik ürünlerin baş aktörleri olan uluslar arası tarım ve ilaç tekellerinin sözcülüğünü kimi zaman BUSH  kimi zaman da BM, DB, OECD ve AB  üstleniyordu.

Bu argümanlara karşı son bir yıldır yazılı ve görsel basında GDO’ya Hayır Platformu’nun bileşenleri çok şey söyledi, onlarca makale yayınladı. Bilinçlendirme kampanyaları düzenledi, çiftçileri ve tüketicileri uyardı.  Açlığın eşitsiz gelir dağılımından kaynaklandığını vurguladı.Tarımın yıkıma götürüldüğünü, gen kaynaklarının şirketlerin denetimine geçtiğini, biyolojik çeşitliliğin geleceğimiz olduğunu derhal transgenik politikalarından vazgeçilmesi gerektiğini belirtti. Emek sürecinin çiftçilerin ve doğanın geleceği gözetilerek yeniden örgütlenirse, biyolojik çeşitlilik ve gen kaynakları koruma altına alınırsa, gıda egemenliği sağlanırsa toplumların bir yıkımdan kurtulacağını belirtti.

Aynı zaman zarfında Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanlığı bünyesinde bir yasa tasarısı taslağı üzerinde bu tartışmalar yapılıyordu. Yasa tasarısı taslağının adı: ULUSAL BİYOGÜVENLİK KANUN TASARISI’ydı. Üzerinde yaklaşık iki yıldır çalışılan taslak kamuoyunun gündemine düştüğü andan beri, tasarıyla kimin biyogüvenlik ihtiyacının karşılanacağı tartışılıyor.

Taslağa zemin hazırlayan çalışmalara baktığımızda biyogüvenlik hukukunun, şirketlerin çıkarlarını gözeterek hazırlanacağı belliydi. Ancak gerek ulusal hazırlıkların gerekse de uluslararası düzenlemelerin  GDO’lu ürünlerin Türkiye’de serbest dolaşımını zorunlu kıldığı söylenemezdi.

Taslağa hukuki meşruiyet sağlayan, Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına Dair Sözleşmenin eki niteliğinde olan ve Türkiye’nin de onaylayarak yürürlüğe koyduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün dayandığı ihtiyatilik prensibine göre de ülkeler GDO’lu ürünleri üretmek, dağıtmak, Pazar açmak zorunda değillerdi. Bu ilkeye göre: Güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin GD organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı vardır.

Şimdiki mevcut tasarıyı hazırlayanların iddiasına göre ise Cartagena Sözleşmesini imzaladığımıza göre böyle bir yasa çıkartmamız gerekiyordu.  Evet Biyogüvenlik sistemine ihtiyaç duyduğumuz kesin. Bu sistemi işletecek bir kuruma da gereksinim var. Yasa tasarısı eğer sadece bu sistemi kurmak gibi bir amaç edinmişse, ki tasarı taslağının amaç maddesinde bu dile getiriliyor. Neden Transgenik ürünlerin zararsız olduğuna dair bilimsel ve toplumsal bir mutabakat sağlanmadan GDO’lu ürünlerin üretimine, dağıtımına, işlenmesine, pazarlanmasına izin veriliyor?

GDO’lu ürünlere pazar yaratma kaygısının taslağın içine işlenmesi mevcut ekonomik ve yasal zorunluluklardan da kaynaklanmadığına göre durumun politik irade zaafiyetinden başka bir şey olmadığı kolayca söylenebilir.

Tasarı taslağının tek hukuksal ve politik zafiyeti bu kadar değil elbette. Bilindiği gibi biyogüvenlik sistemi hangi toplumsal sınıfın çıkarlarını korursa korusun, gıda güvenliği, insan, hayan, ve bitki sağlığı ile ilgili tüm düzenlemeleri içine alacak şekilde oluşturulmalıdır. Buna karşın hazırlanan tasarı taslağında ne gıda egemenliği ne gıda güvenliğine ilişkin doğrudan bir düzenleme yok. Bu kadar da değil elbette. İnsan hastalıklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan tıbbi ürünler ile veteriner tıbbi ürünleri kanun kapsamı dışında tutularak biyogüvenlik sistemi baştan, işlemez bir zemine oturuyor.

Taslakla ilgili diğer bir önemli noktada yasakların düzenlendiği 11. maddeye ilgili. Bu maddenin b bendine göre, “GDO ve ürünlerinin, bebek ürünleri ile küçük çocuk ek besinlerinde kullanılmak üzere özellikle geliştirilmiş olanlar hariç,  bebek mamalarında ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımı, bu tür ürünleri içeren bebek mamalarının  ve küçük çocuk ek besinlerinin ithalatı ve ülke içinde dağıtımı yasaktır.” deniyor. Bu maddenin GDO’lu ürünlerin riskleri konusunda bir itiraftan başka bir şey olmadığı açık: Küçük çocuklar yemesin ama yetişkin insanlar tüketebilir anlayışı nasıl bir insan metabolizması algısından besleniyor acaba? Küçükler için zararlı olduğu savlanan besinler neden büyüklere zarar vermiyor?

Yine yasaklar başlığıyla düzenlenen maddenin c bendine göre, “biyolojik çeşitlilik ve genetik  kaynakların korunması amacı için belirlenmiş genetik çeşitlilik merkezleri ile Korunan Alanlarına ve organik tarım yapılan alanlara risk değerlendirmeye dayanarak belirlenecek mesafelerden daha yakın mesafelerde GDO üretimi yasaktır.” Peki Türkiye’nin ulusal ölçekte uygulanan bir biyolojik çeşitlilik ve gen kaynaklarını koruma acil eylem planı var mı? Türkiye’nin biyolojik çeşitlilik ve gen kaynakları envanteri hazırlanmış mı? O Halde bu madde nasıl uygulanacak, bir ülkenin gen kaynakları envanteri ve biyolojik çeşitlilik acil eylem planı uygulaması olmadan yönetmeliklerle koruma alanları belirlenerek, yeni bir hukuksal komediye imza mı atılacak?

Biyogüvenlik sistemi oluşturma iddiasıyla yola çıkan yasa yapıcılar, daha sistemi oluşturmadan yumurtaları yolda teker teker kırıyorlar. Kanun hazırlama tekniği açısından da son derece başarısız, güncel verileri ve gelişmeleri takip etmekten uzak ve uygulanamaz bu normlar dizisi, biyogüvenlik sisteminin temel konularını içermediği, sistemin yatay kapsamını daralttığı gibi bu sistemin karar verme mekanizmalarını elitist bir bürokrasiye  emanet ederek, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’in giderek hantallaşan bürokrasisini, bürokrasiyi tasfiye etmek adına yeniden üretiyor. Karar verme mekanizmalarında halkın katılımının hiçbir şekilde düzenlenmediği taslak karşısında bir emri vakiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak zor olmuyor.

Biyogüvenlik sistemini işletmekle görevli biyogüvenlik kurumunun aldığı kararları herkesin bilgisayarının olduğu düşünülerek Internet ortamında yayınlama nezaketini taslak gösteriyor. Ama hukuk devleti bu nazik davranışların demokratik toplum düzeniyle bağdaşıp bağdaşmadığını denetleyebilmek için yurttaşlarına bilgi edinme hakkı tanır. Oysa, taslak tasarının 6. maddesinde düzenlenen gizli bilgi maddesiyle, hem yurttaşların bilgilenme hakkı ellerinden alınıyor hem de  hem de  hukuki güvenlik duyguları sarsılıyor.

Bu taslak tasarı yasalaşır ve yürürlüğe girerse, önümüzdeki yıllarda çiftçilerimizi zor günler bekliyor. Transgenik tarım dışında tarımla uğraşanların, transgenik tarımdan uğrayacakları zararlar da sorumluluk nasıl tespit edilecek? Bu zararı kim ispat edecek? Sorularına geleneksel hukuk mantığı içinde yetersiz yanıtlar üreten tasarı taslağı, transgenik ticaret yapan şirketleri izin işlem ve prosedürlere uymadıkları anda sorumlu tutarken sorumluluğa ilişkin temel ilkelerin düzenlendiği 33. maddenin e bendinde illiyet bağının kesildiği halleri göstermiştir. Geleneksel hukuk kuralları içinde kusur sorumluluğuna ilişkin illiyet bağını kesen etkenler mücbir sebep, zarar görenin kusuru, 3. kişinin kusurudur. Kusursuz sorumluluk ise kusur sorumluluğundan tamamen farklıdır. GDO ve ürünleri için mücbir sebebin  kabul edilebilir bir illiyet bağını kesen sebep olmadığı açıktır. Ancak, GDO’lar için mücbir sebebin illiyet bağını kesen neden olarak kabul edilmesi doğa olaylarının tamamının mücbir sebep kavramı içinde şirketler tarafından ileri sürülebilmesine olanak tanır ki, bu durum mevcut mahkeme kararlarına ve sorumluluk hukukunun ilkelerine; Anayasa’ya ve hukuk devletinin ilkelerine aykırıdır. Bu nedenle de illiyet bağını kesen nedenler arasında mücbir sebep de sayılarak taslak bir eliyle verdiğin, diğer eliyle almaktadır.

Madde 36 ise ispat külfetini zararın meydana geldiğini iddia eden kişiye yükleyerek ihtiyat ilkesine aykırı bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenleme, gerek Cartegena Sözleşmesi’nde yer alan ihtiyat ilkesine, gerekse taslağa hakim olması gereken ruha ve  mantığa ters düşmektedir. Eğer tasarı taslağı biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik hazırlanıyorsa, zarara uğrayanlar GDO’lar nedeniyle zarara uğradıklarını ispatlamak zorunda bırakılamazlar. Zararın, GDO ve ürünlerinden kaynaklanmadığını, GDO’ların zarara neden olmadığını ispat yükü, GDO’yu piyasaya süren, izin veren, üreten ve kullandıranlardadır.

Son söz olarak denebilir ki, ülkemiz de ivedilikle bir biyogüvenlik sistemi oluşturulmalıdır. Bu sistemi işletecek kurumun katılımcı ve demokratik olarak örgütlenmesi bir zorunluluktur. Biyogüvenlik siteminin oluşturulması için öncelikli olarak  biyolojik çeşitlilik acil eylem planı ve gen kaynaklarının korunması stratejisi hazırlanmalı ve envanter çalışmaları yapılmalı, konuyla ilgili yetişmiş kadrolar oluşturulmalı ve bu konularda faaliyet yürüten sendikaların, odaların ve kitle örgütlerinin bilinçlendirilmesi hızlandırılmalıdır. Bu hazırlıklar, biyolojik çeşitliliğimizi, tarımımızı ve canlı yaşamını transgenik tarımın yıkımına karşı koruyacak bir hazırlık niteliğinde olacağından mevcut taslağın dayattığı GDO şirketlerine pazar yaratma mantığından vazgeçilmelidir.


Anayasa Taslağı 82 Anayasası’nın Sonucudur

1982 yılında Kurucu Meclis tarafından kabul edilen yürürlükteki Anayasa, 24 Ocak kararlarına siyasal ve hukuki bir zemin hazırlamıştı. Bu yıllarda Türkiye, dünyadaki değişime paralel olarak toplumsal, ekonomik, idari, siyasi bir değişimden geçmekteydi. Dünyanın pek çok ülkesinde, askeri darbeler aracılığıyla yeni bir toplumsal düzen hayata geçiriliyordu. Yaklaşık otuz yıldır tüm dünyayı etkisi altına alan küresel kapitalizm ve liberal-muhafazakâr siyasal rejim, içinden geçtiğimiz günlerde köklü bir tıkanıklığın eşiğine dayandı. Dünyanın her yanında açlık ve yoksulluk kol gezerken, dünya yaşanmaz bir boyuta sıçramışken, dünyanın zenginleri ve egemenleri için önümüzdeki yirmi belki de elli yılı kapsayacak köklü bir siyasal, ekonomik model tasarlamak bir zorunluluk haline geldi.

Dünyanın enerji, hava, su, toprak, gıda varlıkları üzerinde şekillenen paylaşım savaşları keskinleşmektedir. Bu varlıkları birer kaynağa ve mala dönüştürüp el koyarak kendi varlığını sürdüren sermaye açısından yeni birikim alanları yaratmak giderek zorlaşmaktadır. Türkiye de seçim sonrasında şekillenen yeni siyasal durumu da bu açıdan değerlendirmek ve açılımlar yaratmak gerekmektedir.

 Gündemin ortasına fırlatılan yeni anayasa taslağı metni de ne kadar eğilip bükülse ne kadar tartışılsa da yeni dönem de sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak bir tasarımın ürünü olarak pazarlanacaktır.

 Sermaye Birikimi İçin Yeni Anayasa

 1982 Anayasası sonrasında Türkiye de, özelleştirme politikaları hız kazandı. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu şekilde, 1982 Anayasası, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin hukuki alt yapısına olanak tanıdı. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesine dayanan sermaye birikimi tarihsel sınırlarına dayandı. Yeni birikim alanları için mevcut anayasanın yeterli olmaması nedeniyle yeni anayasa bir zorunluluk olarak belirdi.

 Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz coğrafyada sermayenin yeni birikim alanları genetik, biyolojik çeşitlilik, su, orman, toprak, gıda, enerji, hava, olduğu sermayenin yoğunlaştığı alanlardan da anlaşılmaktadır. Sermaye, bu alanlarda hukuki olarak tam bir serbestliğe kavuşma ihtiyacı duymaktadır. 2000’li yıllara kadar özelleştirmelerle, ülkeyi borçlandıranların borçları kapatılmaya çalışılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren de doğa ve kültür varlıklarının satışı bu borç politikasını yönetmenin, sermaye birikiminin yeni politik müdahale alanıdır. Son yıllarda hızını arttıran kentsel dönüşüm mantığının arkasında da bu gerçek vardır. Bu gerçek aynı zamanda anayasa taslağından konut hakkını çıkarttırarak, sağcı ve liberal eğilimini bu açıdan da dışa vurmuştur. Bu açıdan 1982 anayasasının mantıki sonuçlarına kavuşturulması gerekmektedir. Bu mantıki sonuç, 1980’li yıllarda Türkiye’nin devlet politikası olarak yöneldiği kapitalist ve liberal politikaların mantıksal sonuçlarıdır. Bu nedenle mevcut anayasa taslağı bir kopuşu değil, sermaye birikimi açısından bir sürekliliği temsil etmektedir. Mevcut anayasa taslağında özel mülkiyetle ilgili düzenlemeler, toplum yararının önüne geçirilebilmektedir. Diğer yandan da, daha önce sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlendiği için, devletin ekonomik gücü doğrultusunda gerçekleştirilebilecek özelleştirmeler, yeni anayasa taslağında mali haklar bölümüne alınmıştır. Bu şekilde özelleştirmelerin önünde anayasal düzeyde de herhangi bir kısıtlılık hali kalmamıştır.

 Kalkınmacılık her şeydir

Bununla birlikte enerji, tarım, çevre, kıyı, kültür varlıkları, ormancılık ve hayvancılığı tam bir serbestlik rejimine bırakan bir anayasal düzen getirilmektedir. Sürdürülebilir kalkınma anayasanın temel ekonomik ve siyasal eğilimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim de açık bir şekilde anayasa da ifade edilmektedir.  Yeni anayasa doğa ve kültür varlıkları için artık tek bir ekonomik model tercih etmiştir. Bu model de sürdürülebilir kalkınma modelidir. Yeni Anayasa taslağı bu açıdan yıllardır, uluslararası sözleşmeler de sık sık adını duyduğumuz bir kavrama anayasal bir statü kazandırmaktadır. Anayasal açıdan da doğa ve kültür varlıkları, piyasa için birer mal olmadığı sürece hiçbir değer taşımayacaktır. Bu değişiklik yargı kararlarına da yansıyacak, bugüne kadar anayasadaki çevre hakkına dayanarak verilen mahkeme kararları da tarihsel birer vesikaya dönüşecektir. Sermayenin, yargı kararları işlerimizi engelliyor dayatması da bu şekilde gücünü tüm topluma kabul ettirecektir.

 Özgürlükler Hiçbir şey

 Yeni anayasa taslağını temel haklar ve özgürlükler için reçete olarak sunan pazarlama ustaları simülasyon çağının cilalı işçiliğiyle çalışıyorlar. Hedeflerine aldıkları devlet kurumlarını, demokrasi için tehdit olarak varsayarlarken, bu kurumlarda yoğunlaşan iktidarı da topluma değil bizatihi güçlü bir siyasal otorite de cisimleştirmenin yollarını aramaktadırlar. Güçlü bir başbakanlığa dayalı parlamenter sistem, bakanlar kurulunun kanun hakkında kararname yayınlama kapsamının genişletilmesi bu güçlü siyasal iktidar yaratma niyetinin eğilimlerini sunmaktadır. Bu açıdan da siyasal liberalizmin bahsedildiği gibi özgürlükçü değil, siyasal iktidarı daha da zorba kılacak bir karakter taşıdığı ortadadır. Bu durum liberal devletin özgürlüğünün sınırlarını da göstermektedir. Sivil toplumu geliştirme adına yapılan operasyonun arkasında, liberal devleti daha da zorba kılacak ve onu mutlaklaştıracak bir anlayış yatmaktadır.

 Temel haklar ve özgürlüklerin temeli olan yaşama hakkını, salt bir biyolojik bedenin yaşama hakkına indirgeyen yeni anayasa taslağı, atomize ettiği toplumun yeni bireyinin bir canlı bedenden başka bir şey olamayacağını açığa vurmaktadır. Yaşama hakkı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme hakkı olmaktan çıkmaktadır. Yaşama hakkı bireyin biyolojik varlığı olarak düzenlenmiştir. Anayasal düzeyde, devlet karşısında daha korumasız ve güvencesiz bir konuma gelen kişi, içinde yaşadığımız liberal bireyin nefes alıp verme ‘’hürriyetiyle’’ donatılmıştır. 1982 Anayasası ve yarattığı siyasal, sosyal ve ekonomik ortam nasıl ki kişiyi sosyal ve siyasal haklarından arındırmanın adı olarak anıldı ise, yeni anayasal düzen de kişiyi temel hak ve özgürlüklerinden arındırmakla tarihe geçecektir. Bu biçimiyle, anayasal tarihimiz, liberal anayasa kuramının sistematiğinin de çöktüğünün müjdesini vermektedir. Anayasa tartışmaları, yıllarca ders kitaplarında bizlere anlatılan, temel haklar ve özgürlükler, siyasal haklar ve sosyal haklar üçlemesinin, otoriter bir sistemin yaratılması için ilga edilmesi zorunluluğunu dışa vurmuştur.

 Otoriter bir rejim için yönetişim

 Anayasa taslağı önümüze fırlatıldığı andan itibaren, kimi sendika, meslek örgütü ve sivil toplum temsilcileri ‘’keşke bizim de fikrimizi sorsaydınız’’ ya da ‘’ fikrimizi sorarsanız parlak fikirlerimiz var’’ açıklamalarını yapmaya başladı. Anayasalarını uzlaşmaya dayalı olarak hazırlanması gerektiğini, konu hakkında birikimleri olduğunu, bu sürecin katılımcı bir tarzda örülmesi gerektiğini vurguladılar. Ancak gözden kaçırılan bir gerçek vardı ki o da bu sürecin olabildiğince katılımcı bir şekilde örüldüğü gerçeğiydi. Hazırlanan taslağın kamuoyuna açılmasıyla başlayan süreç liberalizmin katılımcılık araçlarının anayasa tartışmaları açısından da uygulanması için uygun şartları sağlamış oldu. Tartışma zemini ve oydaşı düzlemini belirleyen taslak metin, üzerine konuşulacak ya da diğer bir değişle katılmamızı bekledikleri başlıkları ve ideolojik altlığı hazırlamış oldu. Neye katılmamız istendiği ortadadır.

 Şirketlerin kuralsızca ülkeyi yönettiği, otoriter karakteri güçlenmiş bir devlet yönetimine katkı koymamız istenmektedir. Doğa ve kültür varlıklarının, birer mala ve doğal kaynağa dönüştürülmesine, piyasa ekonomisinin devlet ideoloji haline geldiğine, temel hak ve özgürlüklerin ilga edildiğinin ilan edilmesine katılmamız beklenecektir. 1982 Anayasasının halk oyuyla kabul edilmesi sürecinden başlayarak, 1990’lı yıllarda kamu yönetiminde değişimin temel kavramı ‘’katılımcılık’’ işlevini bu şekilde bir kez daha yerine getirecektir?

 Geçtiğimiz yıllarda Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı ekseninde yapılması planlananlar da artık yeni anayasa ile mümkün hale gelecektir. 1989 yılında Dünya Bankasının ortaya attığı yönetişim modeli bir katılımcılık ekseni olarak tüm kamu yönetimi rejimine tahakküm kurmasının ardından bu model artık anayasal düzeyde de toplumsallaştırılacaktır. 1982 anayasanın mantıki ve toplumsal sonucu olan bu taslak karşısında doğanın ve emeğin yeniden bir arada yaşamasını mümkün kılacak bir anayasa ise bu müzakere sürecinden doğmayacaktır. Anayasa taslağı tarafından cisimleştirilen eksen üzerinde, sermayenin ve devletin ‘’toplumsal uzlaşma’’ arayışları hayata geçecektir. Toplumsal uzlaşma kapsamında ise, emeğin ve doğanın hakları ve özgürlükleri bulunmayacaktır.

 Sürdürülebilir kalkınma anlayışının hükümet, şirket ve sivil toplum ortaklığına dayalı politikalarını hayata geçirmek üzere tasarlanan yönetim projesi elbette yakınıcı tarafları dışarıda bırakmayacaktır. Şimdiden kendilerine fikirlerinin sorulması için hizaya girmeye hazır sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, katılımcı bir anayasa hazırlanacaktır. Çevrecisinden, sendikacısına, verili ideolojik zeminin kapsamında ve doğrultusunda konuşacak herkes koltuğunun altında bir anayasa maddesi yazmış bekliyor. Maddeler üzerinde yapılan müzakereler sonucunda oydaşma sağlanacaktır. Özyönetimin yerinin yönetişimle doldurulduğu liberal ve “piyasacı katılım” modelinde sendikalara, üniversitelere, meslek örgütlerine, stk’lere de bu açıdan bir yer açılacaktır. Yeni anayasa hazırlığına katılımın ön koşulu, bu anayasal sistemin yaratacağı tüm yıkım projesinin de sorumluluğunun taşınmasıdır. Bu koşul yönetişim modelinin, sadece karar alma sürecine değil, alınan kararların uygulanma sürecinde de sivil toplumun, hükümetin ve şirketlerin etkin sorumluluk alması gerekliliğinin sonucu olacağı unutulmamalıdır.

 Ancak bu sürecin, daha fazla yıkıma yol açmamasının önüne geçmek için de bütünlüklü bir mücadele hattının geliştirmesi gerekiyor. Kalkınmacı, muhafazakar, kapitalist, liberal ve otoriter siyasal hattın karşısına, ekolojik, demokratik, sosyal, eşitlikçi, özgürlükçü bir süreci kuracak olanların tez elden saflarını sıklaştırması güncel bir ihtiyaç olarak duruyor.