Archive for Şubat, 2014

Anayasa Taslağı 82 Anayasası’nın Sonucudur

1982 yılında Kurucu Meclis tarafından kabul edilen yürürlükteki Anayasa, 24 Ocak kararlarına siyasal ve hukuki bir zemin hazırlamıştı. Bu yıllarda Türkiye, dünyadaki değişime paralel olarak toplumsal, ekonomik, idari, siyasi bir değişimden geçmekteydi. Dünyanın pek çok ülkesinde, askeri darbeler aracılığıyla yeni bir toplumsal düzen hayata geçiriliyordu. Yaklaşık otuz yıldır tüm dünyayı etkisi altına alan küresel kapitalizm ve liberal-muhafazakâr siyasal rejim, içinden geçtiğimiz günlerde köklü bir tıkanıklığın eşiğine dayandı. Dünyanın her yanında açlık ve yoksulluk kol gezerken, dünya yaşanmaz bir boyuta sıçramışken, dünyanın zenginleri ve egemenleri için önümüzdeki yirmi belki de elli yılı kapsayacak köklü bir siyasal, ekonomik model tasarlamak bir zorunluluk haline geldi.

Dünyanın enerji, hava, su, toprak, gıda varlıkları üzerinde şekillenen paylaşım savaşları keskinleşmektedir. Bu varlıkları birer kaynağa ve mala dönüştürüp el koyarak kendi varlığını sürdüren sermaye açısından yeni birikim alanları yaratmak giderek zorlaşmaktadır. Türkiye de seçim sonrasında şekillenen yeni siyasal durumu da bu açıdan değerlendirmek ve açılımlar yaratmak gerekmektedir.

 Gündemin ortasına fırlatılan yeni anayasa taslağı metni de ne kadar eğilip bükülse ne kadar tartışılsa da yeni dönem de sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak bir tasarımın ürünü olarak pazarlanacaktır.

 Sermaye Birikimi İçin Yeni Anayasa

 1982 Anayasası sonrasında Türkiye de, özelleştirme politikaları hız kazandı. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu şekilde, 1982 Anayasası, kamu varlıklarının özelleştirilmesinin hukuki alt yapısına olanak tanıdı. Ancak kamu varlıklarının özelleştirilmesine dayanan sermaye birikimi tarihsel sınırlarına dayandı. Yeni birikim alanları için mevcut anayasanın yeterli olmaması nedeniyle yeni anayasa bir zorunluluk olarak belirdi.

 Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz coğrafyada sermayenin yeni birikim alanları genetik, biyolojik çeşitlilik, su, orman, toprak, gıda, enerji, hava, olduğu sermayenin yoğunlaştığı alanlardan da anlaşılmaktadır. Sermaye, bu alanlarda hukuki olarak tam bir serbestliğe kavuşma ihtiyacı duymaktadır. 2000’li yıllara kadar özelleştirmelerle, ülkeyi borçlandıranların borçları kapatılmaya çalışılmıştır. 2000’li yıllardan itibaren de doğa ve kültür varlıklarının satışı bu borç politikasını yönetmenin, sermaye birikiminin yeni politik müdahale alanıdır. Son yıllarda hızını arttıran kentsel dönüşüm mantığının arkasında da bu gerçek vardır. Bu gerçek aynı zamanda anayasa taslağından konut hakkını çıkarttırarak, sağcı ve liberal eğilimini bu açıdan da dışa vurmuştur. Bu açıdan 1982 anayasasının mantıki sonuçlarına kavuşturulması gerekmektedir. Bu mantıki sonuç, 1980’li yıllarda Türkiye’nin devlet politikası olarak yöneldiği kapitalist ve liberal politikaların mantıksal sonuçlarıdır. Bu nedenle mevcut anayasa taslağı bir kopuşu değil, sermaye birikimi açısından bir sürekliliği temsil etmektedir. Mevcut anayasa taslağında özel mülkiyetle ilgili düzenlemeler, toplum yararının önüne geçirilebilmektedir. Diğer yandan da, daha önce sosyal ve ekonomik haklar bölümünde düzenlendiği için, devletin ekonomik gücü doğrultusunda gerçekleştirilebilecek özelleştirmeler, yeni anayasa taslağında mali haklar bölümüne alınmıştır. Bu şekilde özelleştirmelerin önünde anayasal düzeyde de herhangi bir kısıtlılık hali kalmamıştır.

 Kalkınmacılık her şeydir

Bununla birlikte enerji, tarım, çevre, kıyı, kültür varlıkları, ormancılık ve hayvancılığı tam bir serbestlik rejimine bırakan bir anayasal düzen getirilmektedir. Sürdürülebilir kalkınma anayasanın temel ekonomik ve siyasal eğilimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim de açık bir şekilde anayasa da ifade edilmektedir.  Yeni anayasa doğa ve kültür varlıkları için artık tek bir ekonomik model tercih etmiştir. Bu model de sürdürülebilir kalkınma modelidir. Yeni Anayasa taslağı bu açıdan yıllardır, uluslararası sözleşmeler de sık sık adını duyduğumuz bir kavrama anayasal bir statü kazandırmaktadır. Anayasal açıdan da doğa ve kültür varlıkları, piyasa için birer mal olmadığı sürece hiçbir değer taşımayacaktır. Bu değişiklik yargı kararlarına da yansıyacak, bugüne kadar anayasadaki çevre hakkına dayanarak verilen mahkeme kararları da tarihsel birer vesikaya dönüşecektir. Sermayenin, yargı kararları işlerimizi engelliyor dayatması da bu şekilde gücünü tüm topluma kabul ettirecektir.

 Özgürlükler Hiçbir şey

 Yeni anayasa taslağını temel haklar ve özgürlükler için reçete olarak sunan pazarlama ustaları simülasyon çağının cilalı işçiliğiyle çalışıyorlar. Hedeflerine aldıkları devlet kurumlarını, demokrasi için tehdit olarak varsayarlarken, bu kurumlarda yoğunlaşan iktidarı da topluma değil bizatihi güçlü bir siyasal otorite de cisimleştirmenin yollarını aramaktadırlar. Güçlü bir başbakanlığa dayalı parlamenter sistem, bakanlar kurulunun kanun hakkında kararname yayınlama kapsamının genişletilmesi bu güçlü siyasal iktidar yaratma niyetinin eğilimlerini sunmaktadır. Bu açıdan da siyasal liberalizmin bahsedildiği gibi özgürlükçü değil, siyasal iktidarı daha da zorba kılacak bir karakter taşıdığı ortadadır. Bu durum liberal devletin özgürlüğünün sınırlarını da göstermektedir. Sivil toplumu geliştirme adına yapılan operasyonun arkasında, liberal devleti daha da zorba kılacak ve onu mutlaklaştıracak bir anlayış yatmaktadır.

 Temel haklar ve özgürlüklerin temeli olan yaşama hakkını, salt bir biyolojik bedenin yaşama hakkına indirgeyen yeni anayasa taslağı, atomize ettiği toplumun yeni bireyinin bir canlı bedenden başka bir şey olamayacağını açığa vurmaktadır. Yaşama hakkı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme hakkı olmaktan çıkmaktadır. Yaşama hakkı bireyin biyolojik varlığı olarak düzenlenmiştir. Anayasal düzeyde, devlet karşısında daha korumasız ve güvencesiz bir konuma gelen kişi, içinde yaşadığımız liberal bireyin nefes alıp verme ‘’hürriyetiyle’’ donatılmıştır. 1982 Anayasası ve yarattığı siyasal, sosyal ve ekonomik ortam nasıl ki kişiyi sosyal ve siyasal haklarından arındırmanın adı olarak anıldı ise, yeni anayasal düzen de kişiyi temel hak ve özgürlüklerinden arındırmakla tarihe geçecektir. Bu biçimiyle, anayasal tarihimiz, liberal anayasa kuramının sistematiğinin de çöktüğünün müjdesini vermektedir. Anayasa tartışmaları, yıllarca ders kitaplarında bizlere anlatılan, temel haklar ve özgürlükler, siyasal haklar ve sosyal haklar üçlemesinin, otoriter bir sistemin yaratılması için ilga edilmesi zorunluluğunu dışa vurmuştur.

 Otoriter bir rejim için yönetişim

 Anayasa taslağı önümüze fırlatıldığı andan itibaren, kimi sendika, meslek örgütü ve sivil toplum temsilcileri ‘’keşke bizim de fikrimizi sorsaydınız’’ ya da ‘’ fikrimizi sorarsanız parlak fikirlerimiz var’’ açıklamalarını yapmaya başladı. Anayasalarını uzlaşmaya dayalı olarak hazırlanması gerektiğini, konu hakkında birikimleri olduğunu, bu sürecin katılımcı bir tarzda örülmesi gerektiğini vurguladılar. Ancak gözden kaçırılan bir gerçek vardı ki o da bu sürecin olabildiğince katılımcı bir şekilde örüldüğü gerçeğiydi. Hazırlanan taslağın kamuoyuna açılmasıyla başlayan süreç liberalizmin katılımcılık araçlarının anayasa tartışmaları açısından da uygulanması için uygun şartları sağlamış oldu. Tartışma zemini ve oydaşı düzlemini belirleyen taslak metin, üzerine konuşulacak ya da diğer bir değişle katılmamızı bekledikleri başlıkları ve ideolojik altlığı hazırlamış oldu. Neye katılmamız istendiği ortadadır.

 Şirketlerin kuralsızca ülkeyi yönettiği, otoriter karakteri güçlenmiş bir devlet yönetimine katkı koymamız istenmektedir. Doğa ve kültür varlıklarının, birer mala ve doğal kaynağa dönüştürülmesine, piyasa ekonomisinin devlet ideoloji haline geldiğine, temel hak ve özgürlüklerin ilga edildiğinin ilan edilmesine katılmamız beklenecektir. 1982 Anayasasının halk oyuyla kabul edilmesi sürecinden başlayarak, 1990’lı yıllarda kamu yönetiminde değişimin temel kavramı ‘’katılımcılık’’ işlevini bu şekilde bir kez daha yerine getirecektir?

 Geçtiğimiz yıllarda Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı ekseninde yapılması planlananlar da artık yeni anayasa ile mümkün hale gelecektir. 1989 yılında Dünya Bankasının ortaya attığı yönetişim modeli bir katılımcılık ekseni olarak tüm kamu yönetimi rejimine tahakküm kurmasının ardından bu model artık anayasal düzeyde de toplumsallaştırılacaktır. 1982 anayasanın mantıki ve toplumsal sonucu olan bu taslak karşısında doğanın ve emeğin yeniden bir arada yaşamasını mümkün kılacak bir anayasa ise bu müzakere sürecinden doğmayacaktır. Anayasa taslağı tarafından cisimleştirilen eksen üzerinde, sermayenin ve devletin ‘’toplumsal uzlaşma’’ arayışları hayata geçecektir. Toplumsal uzlaşma kapsamında ise, emeğin ve doğanın hakları ve özgürlükleri bulunmayacaktır.

 Sürdürülebilir kalkınma anlayışının hükümet, şirket ve sivil toplum ortaklığına dayalı politikalarını hayata geçirmek üzere tasarlanan yönetim projesi elbette yakınıcı tarafları dışarıda bırakmayacaktır. Şimdiden kendilerine fikirlerinin sorulması için hizaya girmeye hazır sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, katılımcı bir anayasa hazırlanacaktır. Çevrecisinden, sendikacısına, verili ideolojik zeminin kapsamında ve doğrultusunda konuşacak herkes koltuğunun altında bir anayasa maddesi yazmış bekliyor. Maddeler üzerinde yapılan müzakereler sonucunda oydaşma sağlanacaktır. Özyönetimin yerinin yönetişimle doldurulduğu liberal ve “piyasacı katılım” modelinde sendikalara, üniversitelere, meslek örgütlerine, stk’lere de bu açıdan bir yer açılacaktır. Yeni anayasa hazırlığına katılımın ön koşulu, bu anayasal sistemin yaratacağı tüm yıkım projesinin de sorumluluğunun taşınmasıdır. Bu koşul yönetişim modelinin, sadece karar alma sürecine değil, alınan kararların uygulanma sürecinde de sivil toplumun, hükümetin ve şirketlerin etkin sorumluluk alması gerekliliğinin sonucu olacağı unutulmamalıdır.

 Ancak bu sürecin, daha fazla yıkıma yol açmamasının önüne geçmek için de bütünlüklü bir mücadele hattının geliştirmesi gerekiyor. Kalkınmacı, muhafazakar, kapitalist, liberal ve otoriter siyasal hattın karşısına, ekolojik, demokratik, sosyal, eşitlikçi, özgürlükçü bir süreci kuracak olanların tez elden saflarını sıklaştırması güncel bir ihtiyaç olarak duruyor.


Afet Yönetimi ve Politik Depremlerin Altında Kalmak

“Olağan hal” rejimi, Van Depremi sonrası sürecin nasıl yönetileceğine bir yanıt verememişken, bu depremin yarattığı olağanüstü toplumsal halin gerilim hattı üzerinden “afet kanununu” gündemlerimize taşıdı. İzmit, Düzce, Ceyhan, Van derken daha hala “Afet yönetimimizi nasıl yapacağız” tartışmasını yapamadan “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” Meclis’in gündemine indi. Kamuoyunun hassasiyeti ve afet yönetimi konusunda hukuki ve idari karmaşa, hükümeti hızlıca bir yasa yapmaya itti demek ise çok iyi niyetli bir değerlendirme olarak kalabilir. Bu yasa meclis gündemine gelinceye kadar kamuoyundan farklı tepkiler aldı. Bizim eleştirdiğimiz nokta deprem riskine müdahale edilmesi değil kuşkusuz; bu yasa ile deprem riskinin odak olarak görülmemesiydi. Deprem riski sadece bir kaldıraçtı. Ama afet yönetiminin değil, kentsel yıkımın yaratacağı piyasanın yönetiminin bir kaldıracı.

“Deprem riski”ne karşı yasa yapma söylemi tam da bu işlev üzerinden kullanıldı. Afet riski altındaki alanlara müdahale edilmesi ve bunun ivedilikle yapılması konusunda etkin bir kamuoyu oluştuğundan söz edilebilir. Ancak bu müdahalelerin nasıl gerçekleştirileceği, doğal ve yapılı çevreyle uyumunun nasıl sağlanacağı, sosyal, iktisadi ve siyasal sonuçlarının kimleri, ne biçimde etkileyeceği ve buna karşı ne tür tedbirler alınacağı soruları ve bu sorular üzerine verilen yanıtlarda anlaşmış bir kamuoyunun varlığından bahsetmek ise mümkün değil.

Amaçlanan gerçekten afet riskinin azaltılması ise, bütüncül bir yaklaşım gerekir. Afet öncesi ve sonrasına dair oluşturulmuş stratejiler, belirlenen sıra ve amaç dâhilinde uygulanmalıdır. Bir süreç yönetimi olarak afet yönetimi, belli bir sistematik içinde yapılmalıdır. Aksi takdirde, geniş ölçekli, geri dönüşü mümkün olmayan ve sosyo-ekonomik, psikolojik biçimleriyle farklı ve etki alanı itibariyle deprem coğrafyasındaki Türkiye’nin tamamını kapsamına alacak müdahale biçimlerinin daha ciddi sorunlara yol açması ve hatta bu haliyle yeni afet riskleri doğurması kaçınılmaz olacaktır.

Toplumsal muhalefetin bu kanuna karşı oluşan tepkisini anlamak ve bunu yaymaya çalışmak herkesin görevidir. Hele ki, yapılması planlanan temelsiz ve şiddetli müdahaleleri meşrulaştıracak söylemler kitle iletişim araçlarında geniş yer bulmaktayken. Bu söylemlerin deşifre edilmesi ve buna karşı duran tarafların aktardığı görüş ve uyarıların da kamuoyuna ulaştırılması bu noktada önem kazanmaktadır.

Önemli yanılgılardan birisi, ‘durumun aciliyeti’ne binaen afet riskinin azaltılmasında yapılması gerekenler konusunda uluslararası düzeyde sürdürülen tartışma ve deneyimlere sırt çevrilmesidir. Bu deneyimlerin öngerektirdiği köklü değişiklikler ve kapsamlı toplumsal, idari, mali ve hukuki dönüşümün zorluğu bahane edilerek, böylesine bir değişiklik ve dönüşümün gerçekçi olmadığının ima ediliyor ve görmezden geliniyor olması büyük bir politik hatadır. Oysaki asıl gerçekçi olmayan, ‘doğru’ adımlar atmak için kapsamlı düzenlemeler yapma zorunluluğunun göz ardı edilmesidir.

Bununla birlikte, gerçekten durumun “aciliyeti”, deprem riskini yönetmeye yönelik bir sürecin aracı olarak görülüyor olsaydı, dünyada bu yönde uluslararası düzeyde biriktirilen deneyim ile birlikte Türkiye’de bu konuda biriktirilen bilgi, belge ve deneyimden de yararlanılır, bu gelişmelere eklemlenilmesini sağlayacak düzenlemelere dair getirilmiş öneriler hızla hayata geçirilirdi. Bu bağlamda afet riskinin azaltılmasına yönelik konferanslarda benimsenen politikaları kendi özgüllüğü ile bir hukuk belgesi haline getiren 1960 yılının Japonya’sı; 2000 yılının ABD’si; 2002 yılının Yeni Zelanda, Güney Afrika, Avustralya ve Ermenistan’ı; 2003 yılının Yunanistan’ı; 2004 yılının Kanada ve İngiltere’si gibi[1] Türkiye’de de afet yönetimi stratejisi oluşturulur ve eylem planı haline getirilirdi. Oysaki Türkiye bu konferanslarda yer almış olmasına rağmen sonrasında bu kapsamda atılmaya çalışılmış hiçbir adımı desteklememiş veya bu girişimlerin sürekliliğini sağlayacak kapsamlı politik değişiklikleri hayata geçirememiştir. Bu demek oluyor ki şu an, tehlikenin büyüklüğü ve müdahale edilmezse olacaklar üzerinden “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ile kentlere yapılacak fiziki müdahalelerin yaratacağı sosyal adaletsizlikleri, hak gasplarını ve politik yanlışları meşrulaştırmaya çalışan kesimin, durumun vahametini anlamasının ve harekete geçmesinin on yıldan daha uzun süre almıştır.

Afet Yönetimi, Dünyayla Birlikte Öğrenme

1980’lere kadar, dünya genelinde, afet sonrasında oluşan zararların giderilmesine yönelik ‘yara sarma’ politikalarının ekseninde hareket edildiği görülmekte. Afet sonrası müdahalelerin özüne bakıldığında, afet sırasında oluşacak yıkıma ve zarara bir müdahalenin söz konusu olmadığını, yalnızca sonrasında oluşan mağduriyetlerin ve kayıpların giderilmesine yönelik yardımların toplanması ve etkin biçimde dağıtımının sağlanması ile fiziksel, ekonomik, sosyal, psikolojik yeniden yapılanma süreçlerinin başlatılması öne çıkmakta. Bu eksende yapılan müdahalelerin soruna çözüm olmadığı görülmüş durumda. Afet Yönetimine ilişkin olumsuz deneyimler, 1980’lere gelindiğinde, afet sonrası politikaların uluslararası düzeyde sorgulanmasına ve afet yönetim ve politikası ile ilgili alternatif yaklaşımların temellenmesine zemin hazırlamıştır. Uluslararası düzeyde köklü değişim yaratan yeni bir politika olan afet öncesi müdahaleler bu dönemde öne çıkmaya başlamıştır. Bu noktadan sonra, özellikle yaklaşık son on yılda afet sonrası politikaların, yerini afet öncesinde yapılacak müdahalelerin tanımlandığı afet politikalarına bıraktığı görülmektedir.

Peki, bu yeni politikanın farkı nedir? En önemli fark, bir kayıp yaşanmadan önce risklerin belirlenmesi ve olası kayıpların önüne geçilmesinin veya azaltılmasının sağlanmasına yönelik kapsamlı değişikliklerin yapılmasını öngören bir politik temele dayanmasıdır.

Afet politikasındaki bu değişimin oluşmasını sağlayan temel girişimlerin, doğanın sınırlarının uluslararası camia ve devletler rejimi tarafından da kabul edildiği ve buna karşı önlemler alınmasına yönelik Uluslararası konferansların biçimlendiği, devletleri bağlayıcı belgelerin üretildiği 1980 sonrası süreçte biçimlendiği görülmektedir.[2],[3]

BM kararları doğrultusunda 1990-2000 yıllarının “Doğal Afetlerin Azaltılmasında Uluslararası 10 Yıl” (IDNDR- International Decade for Natural Disaster Reduction) ilan edilmesi sürecine kadar bir dizi konferans örgütlendi. 1992 yılında düzenlenen Rio Zirvesi sonucunda kabul edilen Gündem 21 adlı küresel eylem planının temel hedeflerinde afet tehlikesi altındaki alanlarda planlama ile afet yönetiminin konu edilmesi ardından 1994 yılında bu kapsamda strateji ve ilkeleri belirlemek üzere Yokohoma Konferansı düzenlendi.  1996 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat II toplantısında afet tehlike ve risklerinin azaltılması konusunda özel bir toplantı düzenlenip Birleşmiş Milletlerce rapor hazırlanması ve bu raporda afet tehlike ve risklerinin azaltılması konusunda alınması gereken önlemler ayrı bir başlık altında toplandı. 1999 yılı Kasım ayında risk azaltımı konusundaki stratejilerin uygulanması amacıyla ISDR (International Strategy for Disaster Reduction) adıyla BM’ye bağlı yeni bir organ tanımlandı.[4] 2002 yılında Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nda afet politikası ile ilgili risk azaltılması, planlama ve katılıma dair konular da gündeme alındı. 2005 yılında ISDR’nin Japonya’nın Kobe kentinde “Afetlerin Azaltılması Dünya Konferansı”  düzenlendi. Kobe Konferansı sonucunda hazırlanan Kobe Deklarasyonu’nda alınan kararların uygulanacağı yeni bir etkinlik onyılı olarak “Hyogo Eylem Çerçevesi 2005-2015”  (Hyogo Framework for Action) kabul edildi.

Gerçekleştirilmiş bu konferanslarda, afet yönetimi ile ilgili yapılması gerekenlerin kapsamının anlaşılması bakımından, Kobe Konferansı öncesinde 2003 yılında ISDR tarafından, üye ülkelere yöneltilen sorular ve bu sorular doğrultusunda hazırlanması istenilen risk yönetimi konularındaki açıklama raporlarının kapsamına bakmak gerekir. Yöneltilen soruların ana başlıklarına bakıldığında4;

1. Politik Sorumluluk ve Kurumsal Özellikler

2. Riskin Tanımlanması

3. Bilgi Yönetimi

4. Risk Yönetimi Uygulamaları/ Araçları

5. Hazırlık ve Olasılık Planlaması

6. Afet Risk Yönetiminde İyi Uygulamaların Gösterilmesi

7. Afet Azaltma Üzerine Dünya Konferansında Belirtmek İstediğiniz Öncelikler

olarak sıralanmaktadır. Prof. Dr. Murat Balamir, bu başlıklar altında sorulan soruları, bu soruların ne anlama geldiğini başlıklar altında şu şekilde özetlemiştir[5]:

Afet Yönetimi ile ilgili tüm bu süreçten çıkartabileceklerimiz; afet yönetimi ile ilgili olarak idarenin yönetsel anlamda bir dönüşüme ihtiyaç duyduğu, afet süreçlerinin idarenin tek başına planlayacağı ve yönetebileceği bir süreç olmadığı, bu eksende de idarenin öncelikli olarak eşgüdüm sağlayan bir organ yaratması gerektiği kabullerinin ortaya konmasıdır. Bu organ bir yandan kamu kurumlarını, idarecileri, diğer yandan da toplum kesimlerini, kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, üniversiteleri, özel kuruluşları afet yönetim sürecinin ortak karar verici bir paydaşı olarak görmesi ve paydaşları, bu paydaşlar üzerinden tanımlanmış plan ve stratejiyi uygulayacak bütçe ile donatılmış bir kurumsallığın gerekliliğinin altı çizilmiştir.

Bu yanıyla afet yönetimi sadece idarenin sorumluluğu, görevi ve yetkisi içinde tanımlanmamıştır. Toplum örgütleri de bu yetki ve sorumluluk ile donatılmış bir paydaş olarak görülmüştür. Bir başka deyişle yönetişimci bakış açısı afet süreçlerinde de etkin kılınmaya çalışılmıştır. Devlet, toplum ve şirketlerin medya gücüyle birlikte afet risklerini engellemeye yönelik bir paradigma etrafında bir araya gelmesine dayanan, kısacası çözümü piyasaya bırakan bu strateji bile Türkiye için kağıt üzerinde kalmıştır.

Türkiye Afet Yönetiminden Ne Ders Çıkarttı

Yakın zamana kadar afet riskine karşı geliştirilen politikalardan söz etmek pek mümkün değilken 1990-1994 yıllarını kapsayan 6.beş yıllık plan döneminde belirlenen ilke ve politikalar ile ilk defa afet öncesinde zararların azaltılması konusuna öncelik verilmiştir. Bu süreçten sonra geliştirilen politikalar ve girişimler ise çoğunlukla temenni düzeyinde kalmıştır.

Yaşanılan bir dizi afet sonrasında 1997 yılında TBMM, “Afetlerde Meydana Gelen Can ve Mal Kaybını En Aza İndirmek İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi”ni amaçlayan bir Meclis araştırması başlattı. Bu talep üzerine oluşturulan komisyon aynı yıl içinde hazırladığı geniş kapsamlı raporu TBMM Başkanlığı’na sundu. Ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz gerekçe gösterilerek alınması gereken tedbirler alınmadı. Gündemdeki kanunun gerekçesinin devletin yükleneceği maddi külfetten kurtulmak olarak açıklandığını hatırlarsak afetlere bakış açısının çok da değişmediğini görebiliriz.

Her anlamıyla yarattığı ağır zararlar dolayısıyla Cumhuriyet tarihinin en büyük depremi olarak anılan 17 Ağustos depremi ve ardından meydana gelen12 Kasım depremi sonucunda, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, Devlet Planlama Teşkilatı, doğal afetler konulu özel ihtisas komisyonu kurulmasına ve 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı’na bu komisyonun tespit ve önerileri doğrultusunda doğal afetlerle ilgili önlemlerin ayrı bir başlık altında dâhil edilmesini kararlaştırmıştır. Ne var ki diğer ülkelere örnek teşkil edebileceği öne sürülen 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda önerilen hiçbir önlem de bugüne kadar gerçekleştirilmemiştir.

Yasalarla Yap Boz

Planlama süreçlerinde özetle aktardığımız politik hedefler belirlenmeye çalışılmış olsa da Türkiye’nin planlama ile yasa yapma arasındaki gerilimi afet yönetimi sürecinde de devam etmiştir. Büyük ve iddialı sözcüklerin kavramsal, idari, politik olarak unsurlarının inşa edilememiş olması, sonuçlarını afet ve kentleşme ile ilgili yasalarda da göstermiştir. Afet süreçlerini yönetmenin, parlamenter bürokrasi sınırları içinde görüldüğü bu otuz yıllık “afet planlaması” deneyimi, afet politikasının kurumsallaşmasını yaratamamıştır. Bu politikasız süreç nedeniyle, afet yönetimi planlamaya ve uygulamaya dönüşememiştir.

Planlamanın imar faaliyetine indirgenmesi afet politikasının oluşmamasına zemin hazırlamıştır. Özellikle kente göçü esas alan kalkınma politikası, gecekondulaşmayı ucuz emek gücünün temel girdisi sayan siyasalar, kentsel krizi “af yasalarıyla” öteleyen kliyentalizm afet yönetimi odaklı bir kır kent politikasını sürekli gündem dışı tutmayı becermiştir.

99 yılındaki iki büyük depremin ardından 21 Mart 2000 gün ve 2000/9 sayılı Başbakanlık Genelgesi çerçevesinde, 8’i yer bilimci, 8’i inşaat mühendisi, 4’ü de diğer alanlardan (mimarlık, kent planlaması, sosyal bilimler, tıp, çevre mühendisliği vb) olmak üzere 20 uzmandan oluşan ve sekretarya işleri TÜBİTAK tarafından yürütülen Ulusal Deprem Konseyi(UDK), 9 Haziran 2000 tarihinde kuruldu.[6]

UDK rutin görevlerinin yanı sıra, kapsamlı bir çalışma olan ‘Ulusal Deprem Stratejisi’ni tüm boyutları ile 2002 yılında kitaplaştırdı. İkinci bir çalışma ile de deprem alanında yapılması gereken araştırma konuları 2005 yılında tanımlandı.[7] Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Müsteşarlığı’nın da talebi üzerine, dünyadaki politika değişikliklerini de göz önüne alarak, Türkiye’de hangi sistem ve yasal düzenlemelerin gerektiğini ortaya koymayı hedeflediği bir dönemde12 Ulusal Deprem Konseyi’nin faaliyetlerine 6 Ocak 2007 tarihli Başbakanlık Genelgesi’yle, gerekçe bildirilmeksizin son verildi.[8]

2003 yılında İstanbul Deprem Master Planı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Ortadoğu, İstanbul, Yıldız Teknik ve Boğaziçi Üniversiteleri işbirliğiyle 200’ü aşkın bilim insanı tarafından hazırlandı. [9] Ne var ki planın zengin içeriğine rağmen, uygulamaya geçirilmesi aşamasında beklenen sonuç alınamadı.[10]

İlerleyen süreçte Deprem Şurası, Kentleşme Şûrası gibi Bakanlıkça düzenlenen etkinlikler sonucunda kapsamlı raporlar hazırlandı; Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığı bünyesinde yer alan Deprem Danışma Kurulu (DDK) tarafından “Deprem Stratejisi Geliştirme Çalışması” süreci başlatıldı;[11] 2011 yılında AFAD başkanlığında hazırlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı UDSEP 2023 yürürlüğe girdi.

Bu tarihsel süreç elbette daha da detaylandırılabilir. Ancak yukarıdaki aktarımlardan anlaşılacağı üzere çok sayıda girişim ya mali, yönetsel süreçlerle engellenmiş, kesintiye uğramış, politik iklimin ters rüzgârına bırakılmış ya da bu çalışmalar politik olarak güçsüz bırakılmış, bürokrasi ile seçilenler uyumlu çalışmamış, mevcut afet politikaları dahi uygulanmamıştır.

Türkiye’nin başta deprem olmak üzere afet sorunları ile ilgili hazırlanmış, altlık veya yol gösterici olarak kullanılabileceği onlarca raporu ve daha önemlisi 2004 yılı içerisinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nca düzenlenmiş olan ‘Deprem Şurası’ komisyon raporları ve ‘Şura Sonuç Bildirgesi’ mevcuttur. Bu raporlardaki öneri ve önceliklerin potansiyeline rağmen, “Afet Yönetimi Ülke Stratejik Raporu” Ülkenin afet konusundaki politik aksı olarak dikkate alınmamıştır.[12]

En temel kurumsal ve yasal değişiklikler dâhil on yıllardır erteleniyor; sakınım planlamasının ve bu planların her ölçekteki diğer tüm plan türleriyle bütünlüğünün sağlanmasının yasal olarak zorunlu hale getirilmesi hala gündeme getirilmiyor, planlama mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat afet politikası doğrultusunda güncellenmiyor. Afet politikasının yaratacağı dönüşümün sosyo ekonomik süreçlerde adaletsizliğe ve eşitsizliğe yol açmaması üzerine kafa yorulmuyor. Afet politikası için, temel hakların sınırlandırılması hususu, insanca yaşam koşulları gözetilerek kurumsallaşmıyor.

Ulusal bir afet koordinasyon ve veri merkezinin kurulması ve afet bilgi bankası için teknolojik altyapının kurulması konularında gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, kalifiye çalışan kadrolarının yetiştirilmesi ile bu konuda bütçe oluşturulmasına  dair[13] bütünlüklü bir düzenlenmeye gidilmiyor, kalkınma planlarında afetler politikasını değerlendirmede hala tutarlı bir sistem oturtulamıyor. Bugün ise edinilen onca kötü deneyim unutularak bu sorunlar bir kez daha görmezlikten geliniyor ve Türkiye’ye çözüm olarak kapsamı tamamen yanlış, içeriği şüphe uyandıran bir yasal düzenleme sunuluyor.

SONUÇ

Türkiye’nin afet yönetimi politikasının gelişim, dönüşüm ve çöküşünü kalkınmaya odaklı kentsel gelişim dinamikleri içinde değerlendirmek gerekir. Bu eksende, hem devlet, hem de özel girişimler için, deprem riskine karşı önlem almak ve afet yönetimiyle ilgili idari, mali ve hukuki bir bütünlük içinde karar ve eylemler üretmek, ekonomik büyümenin sırtında kambur olarak görülmüştür. Afet yönetimini sermaye bir maliyet kalemi, kar oranları önünde bir engel olarak algılamıştır. Devlet ise afet yönetimi süreçlerinin çok paydaşlı inşası konusunda katıldığı Uluslararası anlaşmalara karşın, bu çok paydaşlı yönetimi ve afet yönetimine katılımı dahi bilindik merkeziyetçi devlet refleksini tehdit eden bir unsur; mali, idari ve hukuki bir yük olarak algılamıştır. Afet yönetim süreçlerini inşa eden erken kapitalistleşmiş ülkeler açısından, uzun vadeli büyüme stratejilerinin önemli bir risk giderme kalemi olarak ortaya çıkan afet yönetimi, geç kapitalistleşen Türkiye devleti ve sermayesi için kısa vadeli birikim rejiminin önünde her daim bir sorun olarak dikilmiştir.

Afet politikası Türkiye’de sık sık yaşanan depremlerden, sellerden ve yaşanan kuraklıklardan hemen sonra gündeme gelmiş, bir süre kamuoyunun gündeminde kalmış ve sonrasında gündemden düşmüştür. Bu kısa süreli hafızanın nedenlerini, devletin orta ve uzun vadeli politika ve eylem süreci tanımlayamamasını, akademik çevrelerce tanımlanan politikaların hayat bulmamasını salt kapitalist birikim süreçleriyle izah etmek ise yeterli olmayacaktır. Türkiye bürokrasi, idare ve yasama organı seçkinlerinin oluşturduğu sınıfsal çıkarlar kümesi afet yönetimi konusunda uzun vadeli plan ve program oluşturmaya izin vermemektedir. Türkiye’de kesintili bürokrasi, sürekliliğini yitirmiş idare ve seçim siyasetine endeksli yasama faaliyeti tüm toplumun ortak çıkarına olan “afet yönetimi” konusunda sorumluluk almak yerine, afet sorununu ileriye havale eden bir süreçle kendi varlığını devam ettirilebilmiştir.  Uluslararası toplantılarda afete karşı tedbir politikalarının zemini olarak kabul gören “yönetişim” diğer adıyla çok paydaşlı yönetim anlayışı geçtiğimiz on yıl içinde Türkiye idarecilerinin ve hükümetinin diline pelesenk olsa da bu anlayışın karşılığı olacak katılım mekanizmaları, şeffaf yönetim, bilgi ve belgelerin paylaşımında açıklık gibi yönetişim kriterlerini dahi yerine getirememiştir. Devlet rejimini,  merkeziyetçi ve otoriter bir temelde besleyen yönetenler, afet öncesi ve sonrası süreçleri, temel hak ve özgürlüklerin korunması esasına dayalı olarak kurgulamak yerine; tüm bu süreçleri ekonomik büyümenin bir olanağı haline getirecek pragmatik bir temelde biçimlendirmiştir. Bunun sonucunda her afet süreci aynı zamanda yeni yatırım olanakları olarak algılanmış, neredeyse felaketleri bekleyen bir ekonomik düzen inşa edilmiştir. Bu felaket ekonomisine uygun olarak biçimlenen siyasal algı da eninde sonunda deprem gibi önemli afet süreçleri konusunda kendiliğindenci bir yaklaşımı üzeri örtük olarak içselleştirmiştir. “Hele bir afeti yaşayalım da nasıl olsa hallederiz”, bakış açısının toplum tarafından giderek içselleştirilmiş olması karşısında da deprem korkusu yaşayan geniş halk kitleleri ile bir yönetim politikası kurgulayacak eylem planları geliştirme gereği de duyulmaz olmuştur.

Tüm bu süreç göz önüne alındığında “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” bu kısa vadeli büyüme politikasının bir hareket alanı olarak görülen kentsel arsanın ve kırsalın yeniden temellükünün bir aracı haline gelmiştir. Bu araç önümüzdeki günlerde sıkça kullanılacak bir kentsel dönüşüm ve göç sürecini tetikleyecek hukuki, sosyal ve ekolojik sorunları beraberinde getirecektir. Devletin bu afet politikası egemenliğini kurar ve sosyal, ekolojik, ekonomik zorunluluklar sosyal adalet, temel haklar ve özgürlükler temelinde gündemleştirilmezse, 30 yıldır bir ileri iki geri bir biçimde kargaşaya dönüşen afet yönetimi toplumsal yıkımı hızlandıracağı gibi aynı zamanda ileriye dönük bir kapitalist sermaye birikimi stratejisi izleyecek olan piyasa overlokçularının da kabusu haline gelecektir. Ama anlaşılan odur ki Türkiye’nin kısa vadeli büyüme stratejisi,  devletin ve sermayenin “afet riski” sopası altında terbiye edilmiş geniş kitleler için bir sürgünü hazırlarken; kentsel rantın, kırsalın yeniden sahiplendirilmesini örgütlüyor ve orta vadeli dahi olsa afet politikası inşa edilmemesi stratejisine dayanıyor.



[1] Murat Balamir, Afetler Politikası, Risk ve Planlama”, http://www.mimdap.org/?p=3547, Erişim Tarihi: 06.02.12, 02:23

[2] Balamir, Afetler Politikası, Risk ve Planlama”, http://www.mimdap.org/?p=3547 Erişim Tarihi: 06.02.12, 02:23

[3] T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Kentleşme Şurası 2009 Afetlere Hazırlık ve Kentsel Risk Yönetimi Komisyonu Raporu”, http://www.bayindirlik.gov.tr/turkce/kentlesme/kitap4.pdf, Erişim Tarihi: 06.02.12, 02:19

[4] UNISDR, “Who We Are” (http://www.unisdr.org/who-we-are) Erişim Tarihi: 22.02.12, 12:42

[5] Balamir, Afetler Politikası, Risk ve Planlama”, http://www.mimdap.org/?p=3547, Erişim Tarihi: 06.02.12, 02:23

[6] BELGEnet Arşivi, “Ulusal Deprem Konseyi”, (http://www.belgenet.com/deprem/udk.html) Erişim Tarihi: 26.02.12, 22:34

[7] Murat Balamir, Ulusal Deprem Konseyi’nin kaldırılması neyin çözümüdür?”,(http://www.mimdap.org/?p=365) Erişim Tarihi:26.02.12, 22:43

[8] Radikal Gazetesi İnternet Baskısı(03.02.2007), “Ulusal Deprem Konseyi ‘yıkıldı’ ” (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=211914) Erişim Tarihi: 26.02.12, 22:38

[9]F.Saka, Tempo Haberi(22.09.03) , “Master Planına 33 Yasa Engeli” , (www.kentselyenileme.org/dosyalar/master02.doc) Erişim Tarihi: 26.02.12, 23:40

[10] Ö.Zorcan, Ö.Gürleyen ve E. Engin, Birgün Gazetesi İnternet Baskısı(27.06.07), “Partiler Depremi Yok Sayıyor” (http://www.birgun.net/actuel_2007_index.php?news_code=1182870716&year=2007&month=06&day=26) Erişim Tarihi:26.02.12, 23:45

[11] Başbakanlık Afet Ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, “Ulusal Deprem Stratejisi Ve Eylem Planı 2012-2023” , (http://www.afad.gov.tr/belgeler/udsep2023-anametin-tr.pdf) Erişim Tarihi:27.02.12, 01:03

[12] T.C. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, Kentleşme Şurası 2009 Afetlere Hazırlık ve Kentsel Risk Yönetimi Komisyonu Raporu”,

( http://www.bayindirlik.gov.tr/turkce/kentlesme/kitap4.pdf) Erişim Tarihi: 06.02.12, 02:19

[13] S.S. Durduran ve A.Geymen, Türkiyede Afet Bilgi Sistemi Çalişmalarinin Genel Bir

Değerlendirmesi”,  (http://www.gapsel.org/condocs//ekutuphane/52.pdf) , Erişim Tarihi: 04.03.12, 02:05


Yıkıcı Yatırımları HES Projeleri Finanse Ediyor

 

Türkiye’de HES tartışmaları kırsalda ortaya çıkan yeni emek hareketlerinin yakıcı gündemi olarak politikleşiyor. Türkiye’de ekoloji mücadelesinin şurasında veya burasında bulunanlar, HES’lerin, uluslararası politika açısından suyun ticarileştirilmesine giden yoldaki önemini ısrarla vurguluyor. Diğer yandan, Türkiye’de son birkaç yılda yapımı hızla artan HES projelerinin sadece suyun ticari bir mal haline getirilmesi, sudan enerji üretilerek şirketler tarafından satılmasından elde edecekleri kârdan daha katmerli bir anlamı bulunuyor. 2000’li yıllardan bu yana Türkiye’de doğa varlıklarının piyasalaştırılması, sermaye açısından, bu varlıkların finansal birikim aracı olarak kullanılmaya başlandığı anlamını da taşıyor. Bu süreç, Türkiye’nin enerji politikası izleğinde okunduğunda hem birikim rejiminin niteliği hem de ekolojik krizin oturduğu bağlam daha net bir biçimde görülüyor. HES’lerin ekolojik krizi derinleştiren termik, çimento, konut, katı atık yakma gibi tesisleri finanse eden bir araca dönüşmüş olmasından hareketle, ekoloji mücadelesinin bu finansal birikim rejimine karşı nasıl (!) yürütülmesi gerektiğinin vurgulanması gerekir. Böylesine bir bağlam içinde kapitalist rejimin yol açtığı iklim değişikliğine karşı mücadele söylemi ve araçları geliştirmenin dinamikleri de bütüncül bir zeminde kavranabilecektir.

  “Yenilenebilir” Enerjiyi Teşvik Mekanizması 

Neoliberal yeniden yapılanma sürecinde, idari, mali, hukuki düzenlemelerle birlikte yeni bir dönemece girildi. Elektrik sektöründe özelleştirme, sektörde reform ve liberalleşme sürecinin bir aşaması olarak yürütüldü. Özelleştirme sonrası süreçte ise enerjinin finansal bir değere kavuşturulmasına yönelik bir birikim modeli üzerinden hareket ediliyor. Bu birikim modelinin en önemli düzenleyici kurumu EPDK enerji üretim lisanslarının üretime yönelmesine ve sudan enerji üretilmesine yönelik tedbirlerini hızlandırıyor. Bu birikim modelinin en önemli düzenleyici kurumu EPDK enerji üretim lisanslarının üretime yönelmesi ve sudan enerji üretilmesine yönelik tedbirlerini hızlandırıyor. Üretim lisansı alan şirketlerin, üretim lisanslarını finans piyasasına sokmadan al-sat yoluyla faaliyet yürütmesinin önünü alacak yönetmelik değişiklikleri hazırlanıyor. Üretim lisanslarını ucuza alıp pahalıya satarak para kazanma dönemi kapanıyor. Ama yeni “çantacılık”[1] için şirketler üretim süreci içinde, üretim lisanlarını yatırım ve piyasa mekanizmalarına sokmak zorunda kalacak. Yenilenebilir enerjinin destekleme mekanizmalarının iyileştirilmesi sürecinin, gönüllü karbon piyasasına arz edilen HES projelerinin sayısında da önümüzdeki dönemde bir artışa yol açacağı aşikar.

 Buna yönelik olarak, 2005 yılında çıkartılan, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin 5346 sayılı Kanun ile su, rüzgar..”yenilenebilir enerji kaynağı” olarak kabul ediliyor. 5346 sayılı Kanun’da 2011 Ocak ayında değişiklik yapan 6094 sayılı Kanun ile yenilenebilir enerjiye ilişkin yeni bir teşvik mekanizması hayata geçiriliyor. Bu kanunda yapılan değişiklikler ile  yenilenebilir enerjiye yatırım yapmanın mali teşvik mekanizmaları yeniden oluşturuluyor. 6094 sayılı Kanun’un değişiklik gerekçesinde “AB ülkeleri uygulamalarına baktığımızda yenilenebilir enerji kaynakları için mali, vergi ve üretim teşvikleri adı altında çeşitli piyasa destek yöntemlerinin benimsendiği görülmektedir. Getirilen düzenlemeyle, 01.01.2015 tarihine kadar işletmeye girecek tesisler için geçerli olmak üzere, her kaynağa farklı tarife esası üzerine bina edilen on yıl süreli alım garantileriyle sağlanan teşvikler paralelinde rüzgâr, biyokütle , jeotermal, güneş ve hidrolik gibi yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik enerjisi üretiminde kullanımının desteklenmesi amaçlanmaktadır.” Deniliyor. Bununla birlikte yine değişiklik gerekçesinde “Ancak mevcut ve gelecekteki sorunların çözümünün odağında yer alan yenilenebilir enerji kaynakları, destek ve teşvik mekanizmaları olmaksızın mevcut piyasa koşulları altında geleneksel enerji kaynakları ile rekabet edebilme imkânından yoksundur (…)Yenilenebilir enerji kaynaklarını teşvik mekanizmaları son yıllarda yaygınlaşmış ve gelişmiş ülkelerden 37 ve gelişmekte olan ülkelerden 23 olmak üzere en az 60 ülkede çeşitli şekillerde desteklemelere yer verilmeye başlanmıştır. Bunların arasında besleme tarifeleri, yatırım hibeleri, yatırım ve diğer vergisel krediler, mali teşvikler, yenilenebilirlere ilişkin yükümlülükler, kaynakta elektrik üretimine garantiler, yeşil sertifikalar, ihaleler, yeşil fiyatlandırma ve şebeke ölçümleri bulunmaktadır.” Bu bağlamda yapılan değişiklik ile birlikte “yenilenebilir enerjiye” yatırım için geliştirilen teşvik mekanizması ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından 50 milyar dolar olduğunu tahmin edilen yenilenebilir enerji piyasası yeniden düzeniyor. Yapılan değişiklikler, “yenilenebilir enerji kaynaklarınca” üretilen enerjinin destek fiyatları üzerinden satın alınması ve alım garantisi getirilmesi ile sınırlı değil.

 Yenilenebilir enerji destek mekanizmasından yararlanmak isteyen şirketler, EPDK’dan aldıkları üretim lisansları yanı sıra Kanun’un 5. maddesine göre, YEK Belgesi alacaktır. “Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik enerjisinin iç piyasada ve uluslararası piyasalarda alım satımında kaynak türünün belirlenmesi ve takibi için üretim lisansı sahibi tüzel kişiye EPDK tarafından “Yenilenebilir Enerji Kaynak Belgesi” (YEK Belgesi)” verilecek. Peki, bu YEK belgesi ne işe yarayacak? Bu tam da enerji sektöründeki finansallaşmanın kapısını açacak bir anahtar işlevi görecek. Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Belgelendirilmesi ve Desteklenmesine İlişkin Yönetmelik değişikliği bu dönüşümün işaretlerini veriyor.

 Bu Yönetmelik Taslağı çok kısa bir sürede yürürlüğe girecek. Bu Taslağa göre, YEK belgesi, “a)Lisansı kapsamındaki yenilenebilir enerji kaynağından üretilebilir elektrik enerjisinin elektrik piyasasında ve/veya uluslararası piyasalarda satışında kaynak türünün belirlenmesi ve takibi, b)Lisansı kapsamındaki tesisinde bu Yönetmelik kapsamındaki yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik enerjisi için YEKDEM kapsamındaki uygulamalardan yararlanılması ve  c)Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisinde üretilen elektrik enerjisinin emisyon ticareti kapsamındaki piyasalarda satışında kaynak türünün belirlenmesi ve takibi için kullanılması amaçlarıyla verilir.” Denilmektedir. Elektrik piyasasında ve/veya uluslararası piyasalarda satışında kaynak türünün belirlenmesi ve takibi ile yenilenebilir enerji destek mekanizması kapsamındaki uygulamalardan yararlanmak amacıyla YEK belgesi olarak lisans süresince geçerli olacaktır. Lisans sahibinin talebi halinde, önceki yıl içinde lisansı kapsamındaki yenilenebilir enerji kaynağından üretilerek sisteme verilen elektrik enerjisinin miktarı, emisyon ticareti kapsamındaki piyasalarda satışında kaynak türünün belirlenmesi ve takibi amacıyla, lisansın özel hükümler kısmına Kurul kararıyla derc edilecek.  Şirketler yenilenebilir enerjiye yatırım amacıyla mali destek ve alım garantilerinden yararlanırken[2] diğer yandan da emisyon ticareti kapsamındaki ticari mekanizmadan da yararlanacak.

 Enerjinin finansal bir araç olarak işlevlendirilmesi sürecinde devletin en önemli yatırım aracı olarak gördüğü alanlardan, resmi adıyla “yenilenebilir enerji kaynakları” sektörü şirketlere hem mali teşvik sağlarken diğer yandan da karbon piyasalarından yararlanmasının önünü açacak. Bu bağlamda, yenilenebilir enerjinin ön plana çıkarılmasının nedeni sadece enerjide yerli ve “yenilenebilir” kaynaklara yönelme niyetiyle sınırlı değil. Bu yenilenebilir enerjiye yönelmenin en önemli nedenlerinden birisi de Türkiye’nin 2009 yılında Kyoto Protokolü’ne taraf olmasından sonra iklim değişikliği konusunda izlediği yoldur.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 2001 yılında Marakeş’de gerçekleşen 7. Taraflar Konferansı’nda  “Türkiye’nin özel koşullarının (EK-I Ülkeleri dahilinde) tanınarak, EK-II’den çıkartılması ve diğer EK-I ülkelerinden farklı bir konumda olduğunun kabulü” kararının ardından Türkiye Sözleşme’ye 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf oldu. Türkiye İklim Değişikliği Sözleşmesi’nin  ardından Kyoto Protokolüne de 26 Ağustos 2009 tarihinde taraf oldu ve iklim değişikliği pazarında yerini aldı.

 Türkiye, Protokol’ün ilk yükümlülük döneminde (2008–2012), sayısallaştırılmış sera gazı salımlarının azaltımı yükümlülüğü altına girmedi. Bu bağlamda da Türkiye, Kyoto Protokolü’nün karbon emisyonlarına ilişkin esneklik mekanizmalarından yararlanamamaktadır.[3] Kyoto Protokolü çerçevesinde yürütülen bu mekanizmaların dışında “Gönüllü Karbon Pazarı” ise 2012 yılına kadar uygulanabilecek tek seçenektir. 2012 sonrasına yönelik uluslararası iklim değişikliği müzakereleri halen devam etmektedir. 2012 sonrası dönemde emisyon ticareti mekanizmalarından ne şekilde yararlanılacağı, Türkiye egemenlerinin alacakları tavra göre belli olacaktır.

 Türkiye’nin ‘İklim Değişikliği’ kapsamındaki “ulusal vizyonu, iklim değişikliği politikalarını kalkınma politikalarıyla entegre etmiş; enerji verimliliğini yaygınlaştırmış; temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırmış; iklim değişikliğiyle mücadeleye özel şartları çerçevesinde aktif katılım sağlayan ve yüksek yaşam kalitesiyle refahı tüm vatandaşlarına düşük karbon yoğunluğu ile sunabilen bir ülke olmaktır.”[4] Bu hedeften de anlaşılacağı üzere 1992 yılından beri sıklıkla dillendirilen “sürdürülebilir kalkınma” bakış açısı Türkiye’nin resmi iklim siyasetini de belirlemektedir.

 Kopenhag ve Cancun iklim değişikliği zirveleri ardından karbon emisyonunun indirimine yönelik mekanizmaların piyasada kirliliğin alımı ve satımı üzerinden şekillenmesi için yoğun bir şirket ve ülke baskısı vardır. Türkiye’nin bu süreçte özelikle 2012 sonrasında da hedeflediği enerji yatırımlarını gerçekleştirebilmesi için Kyoto Protokolü sonrasında gönüllü karbon piyasası mekanizması ile yenilenebilir enerji üzerinden karbon kredisi kazanmayı uman bir bakış açısı olduğu söylenebilir. YEK belgesinin de böyle bir işlevi olacaktır. YEK belgesi alan firmalar, gönüllü karbon piyasası sürecine akın edecektir. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yayınlanan “Karbon Piyasalarında[5] Ulusal Deneyim ve Geleceğe Bakış” raporu da bu tespiti doğrular niteliktedir. Rapora göre, “Gönüllü Karbon Piyasası ile gelişen yeni emtia borsalarına hazırlık yapılmakta, Türkiye’nin özellikle İstanbul’un uluslararası finans merkezi olma yolundaki hedeflerine destek olma yolunda bilgi birikimi, insan kaynaklarının ve bu alanda yerel tecrübelerin oluşmasına katkı vermektedir. Bu yeni pazar, karbon ticareti için güçlü bir bağlantı noktası olmasının yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir kalkınmaya katkı ve gelişmiş ülkelerin ise emisyon azaltım yükümlülüklerini ‘maliyet etkin’ biçimde gerçekleştirmeleri açısından da önemli bir fırsattır.”[6]

 Gönüllü Karbon Piyasası

 Kyoto Protokolü sürecinin 2012 yılında tamamlanacağı düşünüldüğünde Türkiye’nin enerji alanında yeni yatırımlar yapması, iklim değişikliğine karşı piyasa temelli mekanizmalardan yararlanması için gönüllü karbon piyasasının geliştirilmesine yönelik bir süreç içinde olduğunu görmek şaşırtıcı değildir.[7] 2012 sonrasında iklim değişikliği ile ilgili uluslararası düzeyde ne tür gelişmeler meydana geleceği, iklim siyasetinin tarafı olan ülkeler, ekoloji örgütleri ve şirketler arasındaki güç dengesi ile belirlenecektir. Ancak Türkiye’nin karbon emisyonlarından kaynaklı yatırım engellerini bertaraf etmek için önümüzdeki yıllarda hem şirketlerin hem de devletin enerji yatırımlarını garanti altına alacak bir süreç geliştirmek istediği anlaşılmaktadır.

 Sürdürülebilir kalkınma ilkelsi doğrultusunda önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin büyümeye dayalı bir hedefi olacağı açıktır.. Türkiye’nin büyümeye dayalı kapitalist politikasının hızla devam etmesi için enerji, konut, çimento, karayolu taşımacılığı gibi yatırımlarının devam etmesi gerekmektedir. Bu yatırımlar da karbon emisyonlarının artmasına neden olacaktır. Büyüme hedefi, daha fazla iklim değişikliğine yol açacaktır. Bu enerji yatırımlarının iklim değişikliği sürecindeki uluslararası politikalarla uyumlu olacağı da bir diğer gerçektir. Kapitalist sistemin enerji oburluğu bir yandan petrol, doğalgaz, nükleer üzerinden biçimlenen bir gündemi her daim canlı tutarken diğer yandan da yenilenebilir enerjiye dayalı üretim biçimleri teşvik edilmektedir.

Türkiye’nin İklim değişikliği sürecinde HES, rüzgar, biyogaz gibi yenilenebilir oluğu iddia edilen enerji üretim sistemlerine yönelmesinin iki önemli nedeni bulunmaktadır. Bu nedenlerden birincisi, iklim değişikliği sürecinde 2012 sonrasının yatırımlarını garanti altına almak, büyüme hedefinin sekteye uğramamasını sağlayacak biçimde karbon kredisi kazanmaktır. Türkiye egemenleri,  yenilenebilir enerji olarak kabul edilen sektörlere yatırım yapmanın karşılığında yoğun kirlilik yaratan sektörlere yatırım yapmaya hak kazandıran karbon kredisi gibi finansal araçlardan yararlanarak büyüme hedefini sürdürmek istemektedir. Bu araçlarla Türkiye egemenleri, 2012 sonrasında da termik, katı atık yakma, çöp ve çimento fabrikaları, konut üretimi gibi yoğun enerji tüketimine yol açan yıkıcı yatırımlara devam edebilecektir. Şirketler kazandıkları karbon kredileriyle, daha fazla enerji tüketimine dayalı, daha kirli yatırımlara yönelebilecektir. Bu yatırımları yapmak için Türkiye’nin karbon piyasasından finanse edilmeye ihtiyacı vardır.[8] Büyümenin motoru yoğun kirlilik yaratan yatırımlara olanak sağlayacak “karbon finansını” ise yenilenebilir olduğu iddia edilen HES gibi yatırımlar sağlamaktadır. Özcesi, “yenilenebilir enerjiye yatırım yap, kirletme hakkı kazan”, denilmektedir. Future Camp gibi karbon piyasasına danışmanlık hizmeti veren şirketlerden danışmanlık hizmeti alan şirket sayısı her geçen gün artmaktadır. Örneğin, Akfen, Aksa, Sanko, BM Holding, Batı Anadolu Grubu gibi HES dışında çimento, termik sektörlerinde faaliyet gösteren şirketler de bu sürece hızla dahil olmaktadır. Şirketler, “Gönüllü Karbon Piyasasından” yararlanmak için projeler hazırlamakta ve bu projeler ile karbon finansı temini elde etmek istemektedirler. Demirciler, Karasu, Gelinkaya gibi onlarca HES projesi bu karbon piyasasından yararlanmak için proje başvurularında bulunmuştur.[9] Bu karbon piyasasından elde ettikleri karbon kredilerini (kirletme haklarını) termik, çimento gibi yatırım alanlarında kullanabilmek için pek çok şirket bu sürece girmektedir.

 Finansal Birikimin ve Enerji Yatırımlarının Kredi Aracı Olarak HES Projeleri

Türkiye’nin 2009 yılında Kyoto Protokolü’ne taraf olmasının ardından, Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önü açılmıştır.[10] Şirketler, bu kredilerden yararlanmak ve aynı zamanda yatırım yaptıkları yenilenebilir enerji kaynaklarının sağladığı uluslararası piyasadaki finansal güce kavuşmak için gönüllü karbon piyasası mekanizmasına dahil olmakta ve HES’lere yatırım yapmaktadır. 2009 yılından sonra EPDK tarafından verilen üretim lisanlarının sayısındaki artışın en temel nedenleri de HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyelidir.[11]Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) raporuna göre, Dünya Bankası tarafından kullandırılan ve kullanımı devam eden 1.260 milyon dolarlık kaynak, toplam kurulu gücü 2.218 MW’a ulaşması öngörülen 80 elektrik üretimi projesine tahsis edilmiştir. Finanse edilen yatırımların 72 adedi (HES) hidroelektrik santrali ve Toplam 2.046 MW kurulu güce sahiptir.[12] Aynı rapora göre, 2009 yılında Dünya Bankası ve CTF’den (Temiz Teknoloji Fonu) 420 milyon dolarlık kredi temin edilmiştir. TSKB, 9 Haziran 2009 tarihinde imzaladığı kredi sözleşmesi kapsamında 350 milyon doları Dünya Bankası’ndan, 70 milyon doları CTF’den (Clean Technology Fund – Temiz Teknoloji Fonu) toplam 420 milyon dolar tutarında kredi sağlamıştır. Bu kredi olanaklarından yararlanmak isteyen şirketler de egemen iklim siyaseti için temiz enerji kaynağı olarak görülen HES’lere yatırım yaparak bu kredi olanaklarından yararlanmaktadır.

Tam da bu nedenlerle, bugün gönüllü karbon piyasasının cazip hale getirilmesi, bu piyasalar için oluşturulan sertifikaların piyasa değerinin arttırılması bunun için de sisteme talebin arttırılmasına yönelik bir hedef benimsenmiştir. Bu hedef doğrultusunda, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan Sera Gazı Emisyon Azaltımı Sağlayan Projelere İlişkin Sicil İşlemleri Tebliği, 07.08.2010 tarih ve 27665 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Tebliğ ile “Gönüllü Karbon Piyasalarına” yönelik geliştirilen ve yürütülen projelerin kayıt altına alınması hedeflenmektedir.

Bu projelerin bir sicil ile kayıt altına alınması yoluyla Türkiye’de üretilen karbon sertifikalarının güvenirliğinin artırılması, projeler sonucu azaltılan sera gazı emisyonlarının kayıt altına alınması ve izlenmesi, Türkiye’nin karbon varlık değerinin artması, zorunlu piyasa standartlarına yaklaştırılması, Türkiye’nin yatırım açısından daha cazip hale getirilmesi ikili anlaşmalar ile Türk karbon sertifikalarının yüksek fiyatlar ile satışının önünün açılması amaçlanmıştır.

 2010 sonu itibariyle “gönüllü karbon piyasasına” kayıtlı 109 proje bulunmaktadır. Bu projelerin tahmini piyasa hacmi 83 milyon dolar olarak öngörülmektedir. Gönüllü karbon piyasasına başvuran bu projelerden 50 tanesi hidroelektrik santral, geriye kalan 49 proje rüzgâr santrali temellidir. Teknik alt yapının güçlendirilmesi ve şirketlerin yenilenebilir enerji projelerine yatırım yapmaları sağlanarak, karbon piyasasından kaynaklanan finansal araçlardan yararlanması teşvik edilerek enerjide 2012 sonrası hedeflerinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda HES’e yönelik üretim lisansı alan şirket sayısındaki artışı anlamak daha mümkün hale gelmektedir. HES projeleri ile şirketler, hem enerji üretiminden, su kullanım hakkı anlaşmalarından kar elde etmek ama bununla birlikte de HES projeleri ile sağlanan finansal olanaklardan yararlanarak önümüzdeki yıllarda sermaye birikim sürecinde bir adım öne çıkmak gayreti içine girmişlerdir. Gönüllü karbon piyasası ile bir finansal değer olarak gelişen bu HES projeleri bu bağlamda tek başına ticari bir mal olmanın ötesinde finansal bir değer ve bir kredi aracı haline gelmiştir. Bunlarla birlikte de termik, katı atık, çöp projelerinin, yani yoğun karbon emisyonlarına yol açan faaliyetlerin devamı HES projelerine yatırımla mümkün hale gelmektedir.

 Köprüden Önceki Son Çıkış

 Bu nedenlerle HES karşıtı mücadelenin bugün oturduğu temel zemin olan, suyun ticarileştirilmesine dair eksenden daha kapsayıcı bir ekseni işaret etmemiz gerekiyor. HES projeleri aracılığıyla girişilen finansal birikim modelinde, iklim değişikliği sürecinde yatırımlarının engellenmesini istemeyen şirketler, enerji sektöründe karbon piyasasından yararlanmak için sıraya girmiş durumda. İklim değişikliği kredileri bu şirketlerin maliyetlerini aşağıya çekmenin bir aracı olarak hayata geçiyor. Buradan hareketle, hem HES karşıtı mücadele hem de diğer ekoloji mücadelesi bileşenleri parçalı mücadele pratiğini bu birikim rejimi üzerinden yeniden sorgulayarak, aşmak zorundadır.

 Bu süreçte termik, çöp, katı atık yakma, madencilik gibi alanlardan doğan mücadeleler de görmeli ki bu finansal büyüme politikası yenilenebilir enerji politikasını referans alarak gelişmektedir. Bu nedenle öncelikli olarak 2012 sonrasını düşünerek, ekoloji mücadelesinin iklim değişikliğine karşı iklim adaleti temelinde politik bir söyleme ihtiyacı vardır. Bu politik eksen, HES projelerinin iklim değişikliğini engellediği yanılsamasını teşhir etmelidir. HES karşıtı mücadele, bir devlet politikası ve uluslararası siyaset ilkesi haline gelen, sudan enerji üretme tarzının yenilenebilir olduğu iddiasını çürütmek istiyorsa öncelikli olarak, iklim değişikliği mücadelesinde enternasyonel düzeyde söz ve karar sahibi olacak biçimde kendini yeniden kurmalıdır. Diğer yandan da nükleer karşıtı kimi mücadele söylemlerinde yapıldığı gibi, nükleerden kurtulmak adına, suyu yenilenebilir enerji olarak gösterme hatasından uzak durmak gerekir.

 Yenilenebilir Enerji, Yeni Bir Toplumla Mümkün Olacak

 Enerjinin, hangi üretim biçimi içinde ve hangi tarzda, ne için üretildiğini sorgulamadan bu süreci kazanacak politik güce sahip olamayacağız. Bunun için de yenilenebilir ideolojisine sıkıştırılmış bir yerden, ekoloji politikasında açılım yaratmak mümkün değildir. İklim değişikliğine karşı iklim adaleti politikasında etkin olacak bir siyaset, aynı zamanda HES’lerin ekolojik krizi derinleştiren yönlerini de görünür kılacaktır. Bu gerçek hepimiz için köprüden önceki son çıkıştır. Yoksa, dere üzerine bir baraj mı, beş baraj mı tartışmalarıyla, hukukun esnekleştirme aracı olan ve planlamada noktasal ölçeğe yönelen havza planlaması söylemleriyle bu süreci kotaramayacağız. Ekvador Anayasası’nın temiz enerji yatırımlarına ilişkin ilkesinde, doğanın ve toplumun kendini yeniden üretmesini engelleyecek hiçbir yatırımın yenilenebilir olmayacağı kabulü bugün bizim içinde geçerlidir. 2012 sonrasında sermaye ve devletin iklim değişikliğine karşı piyasa temelli politikalarına karşı, eşitlikçi ve ekolojik bir siyasallaşma süreci ile finansal birikimin yıkımına direniş ve HES’lerin önünü almak mümkün hale gelebilecek. Bu nedenle de direnişin cephesini iklim değişikliği eksenine doğru genişletmek gerekecek.

 Kaynakça

 AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi Projesi, Çevre ve Orman Bakanlığı, 2006, Ankara.

 Ecosystem Marketplace, Bloomberg (2010). Building Bridges: State of the Voluntary Carbon Markets 2010, Hamilton, K., Peters-Stanley, M. and Marcelle T. (ed.). New York and Washington: Ecosystem Marketplace & Bloomberg Energy Finance; http://www.carbonfinance.org.

 EPDK, www.enerjikongresi.com/doc/2009/sunumlar/AhmetOCAK.ppt, Erişim Tarihi: 21.3.2011.

 İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Stratejisi ve Eylem Planı, Ekim 2009. http:// mevzuat.dpt.gov.tr/ypk/2009/31.htm, Erişim Tarihi: 21.3.2011.

 Karbon Piyasasının Durumu ve Eğilimleri– 2010, Dünya Bankası Karbon Finansmanı, Mayıs 2010.

 Karbon Piyasalarında Ulusal Deneyim ve Geleceğe Bakış (2011), Çevre ve Orman Bakanlığı, Ankara.

 Karakaya, E. Proje Temelli Esneklik Mekanizmaları: Temiz Kalkınma Mekanizması ve Ortak Yürütme. Küresel Isınma ve Kyoto Protokolü: İklim Değişikliğinin Bilimsel, Ekonomik ve Politik Analizi içinde, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2008.

T.C. Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi (2010-2020), Mayıs 2010, Ankara: http://www.iklim.cob.gov.tr/iklim/Files/Stratejiler/strateji%20kitapcik_turkce_pdf.pdf.

 T.C. Enerji Verimliliği Ulusal Strateji Belgesi Taslağı, Ağustos 2010.

 T.C. Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi(2009-2023), Mayıs 2009. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB): www.enerji.gov.tr/yayinlar_raporlar/Arz_Guvenligi_Strateji_Belgesi.pdf.

 ECER, M. Türkiye’de Gönüllü Karbon Piyasalarında Durum ve Yaşanan Zorluklar, T.C. Çevre Ve Orman Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Ankara, 2010.

 TSKB, İnsanlığın ve Dünyanın Geleceğine Yatırım, 2008-2009 1. yarıyıl sürdürülebilirlik Raporu, Erişim Tarihi: 22.3.2011.

 http://www.carbonfinance.org

 www.iklim.cob.gov.tr

 http://www.enerji2023.org

 http://www2.epdk.org.tr

 http://fc-tk.futurecamp.de

 http://www.karbonkayit.cob.gov.tr

 http://mevzuat.dpt.gov.tr

 http://www.tbmm.gov.tr

 http://www.tskb.com.tr/


[1] Enerji üretim lisanslarını alıp satarak para kazanan kişilere özellikle Karadeniz bölgesinde takılan isim.

[2] Kanun’un gerekçesinde belirtildiği üzere “Mekanizmaya tabi olanlar tarafından üretilen elektrik enerjisinin tamamı, iletim veya dağıtım sistemine verilmeleri suretiyle mekanizma kapsamında belirlenmiş tarifeler üzerinden satın alınır. PMUM (Piyasa Mali Uzlaştırma Merkezi); mekanizmaya tabi olanların her biri tarafından iletim veya dağıtım sistemine verilen elektrik enerjisi miktarı ile tarifeleri çarparak, üreticilerin her birine ödenecek YEK bedelini ve bunların toplamı olan YEK toplam bedelini fatura tarihindeki TCMB döviz alış kuru üzerinden Türk Lirası cinsinden belirler. Ayrıca yine PMUM, aynı fatura dönemi için nihai tüketiciye elektrik enerjisi satışı yapan tedarikçilerin elektrik satış piyasasındaki paylarını (tedarikçinin tüketicilerine sattığı elektrik enerjisi miktarı/tedarikçilerin tamamının tüketicilere sattığı toplam elektrik enerjisi miktarı) yani ödeme yükümlülüğü oranını belirler. Ancak bu oranın hesaplanması sırasında ikili anlaşmalarla veya başka yollarla mekanizmaya tabi olmaksızın satılan elektrik enerjisi miktarı hesaplamalara dahil edilmez. Çünkü aksi halde YEK toplam bedeli ile ödeme yükümlülüğü oranının çarpılması sonucunda her bir tedarikçinin ödeme yükümlülüğü tutarı belirlenmesi sırasında adaletsiz bir dağılım ortaya çıkabilecektir. Tedarikçilerden toplanan tutar ise daha önceden belirlenmiş olan YEK bedeli dikkate alınarak üreticilere dağıtılır.”

[3] 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü, tarafların emisyon sınırlama veya azaltım yükümlülüklerini yerine getirmelerini kolaylaştırmak üzere ulusal önlemlerini destekleyici nitelikte esneklik mekanizmaları oluşturmuştur. Bu mekanizmalar, Emisyon Ticareti (ET–Emission Trade), Temiz Kalkınma Mekanizması (TKM–Clean Development Mechanism) ve Ortak Yürütme’den (OY–Joint Implementation) meydana gelmekte olup temel hedefleri şunları içerir: teknoloji transferi ve yatırım aracılığıyla sürdürülebilir kalkınmayı özendirmek, ülkelerin Kyoto hedeflerini gerçekleştirmelerinde mali etkin yolla emisyonlarını azaltmalarına veya atmosferden karbonu uzaklaştırmalarına yardımcı olmak, özel sektörü ve gelişmekte olan ülkeleri emisyon azaltım çabalarına katkı vermeleri için teşvik etmek (BMİDÇS).

[4] T.C. Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi (2010-2020), Mayıs 2010, Ankara

[5] Karbon finansmanı kavramının zikredilmesi, karbon denkleştirme (carbon offsetting) kavramına da açıklık getirilmesini gerektirmektedir. Karbon denkleştirme, bir kaynaktan oluşan sera gazı emisyonlarına karşılık olarak dünyanın herhangi bir yerinde başka bir kaynak üzerinden azaltılan ya da önlenen sera gazı emisyonları sonucunda edinilen kredilerin ya da diğer bir deyişle sertifikaların satın alınması faaliyeti ile gerçekleştirilen emisyon denkleştirme işlemidir. Küresel bir sorun olan iklim değişikliği ile mücadelede küresel sera gazı emisyonlarının azaltılması esas alınmış olduğundan, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleştirilen emisyon azaltımı faaliyeti bu hedefin gerçekleştirilmesine destek olmaktadır. Başka bir kaynakta oluşacak olan emisyonları, mali etkin yöntemlerle önlemeye ya da azaltmaya dönük projeler sonucunda karbon denkleştirme sertifikaları kazanılmış olunur. Emisyonlarını kaynağında azaltamayan ya da daha düşük maliyette azaltma yolunu tercih eden şirketler, ilgili gönüllü veya zorunlu emisyon azaltım hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla karbon denkleştirme sertifikalarını satın alarak karbon denkleştirme faaliyetini gerçekleştirmiş olurlar.

 

[6] Karbon Piyasalarında Ulusal Deneyim ve Geleceğe Bakış (2011), Çevre ve Orman Bakanlığı, Ankara

[7] Dünya Bankası’nın 2010 yılı raporundaki açıklamalara göre ise, 2008-2009 yılları arasında gönüllü karbon piyasalarında gerçekleştirilen işlemlerin, toplam karbon piyasalarındaki denkleştirme (offset) mekanizmalarına dayalı işlemler içerisindeki yeri 338 milyon ABD $ ve % 10 oranı ile sınırlı kalırken, bu offset mekanizmalarına dayalı emisyon azaltımı 46 milyon karbondioksit eşdeğer ton ile toplam içerisinde % 0,5’lik düzeye yükselmiştir (Dünya Bankası, 2010). Türkiye, OECD ve BMİDÇS EK-I ülkeleri arasında kişi başı sera gazı emisyonu ve kişi başı birincil enerji tüketimi miktarında en düşük oran ve değerlere sahiptir. Ayrıca iklim değişiklinin olumsuz etkilerinden en çok etkilenecek bölgeler arasında yer alan Akdeniz Havzasında yer almaktadır (IPCC 4. Değerlendirme Raporu-2007). Türkiye’nin 1990 yılı toplam sera gazı emisyonu miktarı 170 Milyon ton CO2 eşdeğeri iken 2008 yılında bu değer 367 Milyon ton CO2 eşdeğeri olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 1990-2008 yılları arasında sera gazı emisyon artış oranı % 95 olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 2008 yılı sera gazı emisyonlarının sektörel dağılımına göre birinci sırada % 76’lık oran ile enerji sektörü yer almaktadır. Enerji sektörünü, atık, tarım ve sanayi sektörleri takip etmektedir.

 

[8] Türkiye’de yapılan “yenilenebilir enerji” ve metan geri kazanımı projeleri, böylelikle sera gazı emisyonlarının oluşmasını engellendiği tezinden hareketle, engelledikleri sera gazı miktarı kadar karbon sertifikası kazanmaktadır. Karbon finansı, ancak olağan senaryo dışında gerçekleştirilen azaltımlar için verilmektedir. Sera gazı azaltımına sebep olan bir projenin sahibi, belirli standartlara göre hazırladığı proje tasarım belgeleri ile uluslararası kuruluşlara başvurmakta ve projeleri uygun bulunması durumunda her yıl sağladığı sera gazı azaltımı kadar karbon finansı elde etmektedir. Karbon finansmanı, en yalın ifade ile sera gazı emisyon azaltımlarını satın almak üzere bir projeye sağlanan kaynak şeklinde tanımlanmaktadır (World Bank, 2006).

[8] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız http://fc-tk.futurecamp.de/projeler/ (erişim tarihi: 22.3.2011).

[9] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız, http://fc-tk.futurecamp.de/projeler/, (erişim tarihi: 22.3.2011)

[10]. Gönüllü karbon piyasası bireylerin, kurum ve kuruluşların, firmaların, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri sonucu oluşan sera gazı emisyonlarını gönüllü olarak azaltımlarını ve denkleştirmelerini kolaylaştırmak amacıyla oluşturulan piyasadır. Bu piyasalardaki süreç, Kyoto Protokolü kapsamında zorunlu olarak uygulanan esneklik mekanizmalarına benzer bir sürece sahiptir. Bu piyasaları Kyoto Protokolü kapsamındaki zorunlu süreçlerden ayıran en önemli farkların başında ise, bu piyasalarda işlem gören emisyon azaltımlarının ulusal yükümlülük kapsamı dışında, yani devletlerin belirlediği politikalar ve hedeflerden bağımsız olarak, gönüllülük esasına göre gerçekleştirilmeleridir. Karbon nötr olmak isteyen organizasyonlar, faaliyetlerine dayalı sera gazı emisyonlarını diğer bir ifadeyle karbon ayak izlerini hesaplayarak emisyonlarını azaltmak ve dengelemek üzere, gönüllü bir standart çerçevesinde sağlanmış emisyon azaltımları sonucu oluşturulan karbon sertifikaları satın alırlar. Bu gönüllü sistemler arasında üst sınır ticaret esasına dayalı Chicago İklim Borsası’nın (Chicago Climate Exchange) yanı sıra, Tezgâh Üstü (OTC-Over the Counter) gönüllü karbon piyasalar da mevcuttur. Standartlara uygun geliştirilen azaltım projelerinden edinilen sertifikaların (kredilerin) satışları, OTC’ler üzerinden yapılabilir.

[11] Avrupa Birliği (AB) üyeliğine doğru ilerlemekte bulunan Türkiye’nin 2007-2023 döneminde yaklaşık 59 milyar Euro’luk çevre yatırımı gerçekleştirileceği; bunun 1/3’ünün özel sektör, 2/3’ünün ise kamu sektörü tarafından yapılacağı tahmin edilmektedir; AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi Projesi, Çevre ve Orman Bakanlığı, 2006.

[12]4 adet (RES) rüzgâr enerjisi  (Toplam 94 MW kurulu güç), 2 adet (JES) jeotermal enerjisi (Toplam 57 MW kurulu güç) 2 adet biokütle (çöp gazına dayalı) (Toplam 21 MW kurulu güç). Bu seviye, Türkiye’nin toplam yenilenebilir enerji kurulu gücünün % 15’ine, toplam kurulu gücünün % 5’ine denk gelmektedir. TSKB’nin finanse ettiği enerji projelerinin tamamı, Türkiye’nin mevcut fosil yakıt ağırlıklı enerji üretiminden yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişine hizmet etmektedir. Rapora göre, gelecek beş yıllık dönemde Türkiye’de yenilenebilir enerji alanında 5 milyar Euro’luk yatırım potansiyelinin bulunduğu hesaplanmaktadır. TSKB, İnsanlığın ve Dünyanın Geleceğine Yatırım, 2008-2009 1. Yarıyıl Sürdürülebilirlik Raporu (Erişim Tarihi: 22.03.2011).

 


Nükleer Dünya Batıyor Seyreden Bile Yok : Bir Tartışmanın Ekonomi Politiği

12 Haziran Seçimlerinden hemen önce pek çok çevre örgütü, seçime girecek siyasi partilerin ekoloji politikalarını etkilemek amacıyla açıklamalar yaptı. Siyasi partilerin ekolojiye duyarlılıklarını arttırmayı, onlar üzerinde toplumsal bir baskı kurmayı hedefleyen bu çabalar içinde Greenpeace’in nükleer santrallerle ilgili yaptığı anket dikkat çekiciydi. Ankete katılanların yüzde 64 gibi bir oranı Türkiye’de nükleer santral istemiyordu. Bu rakam öylesine abartıldı ki, bunun genel bir eğilim olduğu yanılsaması üzerinden siyaset üretilmeye başlandı. Hatta seçim arifesinde “nükleer santrallere hayır” diyemeyen Kemal Kılıçdaroğlu, “nükleer santraller konusunda referanduma gideceğiz, halkımız ne derse o olacak” dedi. Kendisinin bu konuda ne dediğini, partisinin ne dediğini ise öğrenmek mümkün olmadı. Sadece yeşil kapitalizme övgü niteliğindeki “İklim Değişikliği Raporu”nda, “temiz enerjiye” (her ne demekse) vurgu yaptıklarıyla kaldılar.

Bu tartışmaların iki boyutu vardı. Bunlardan birincisi nükleer karşıtı mücadelenin politik sözünün ne olacağı, bu sözün örgütlenmesinin nasıl inşa edileceğidir. Yıllardır, nükleer karşıtı platform içinde faaliyet gösteren ve nükleer karşıtı mücadeleye farklı bakan örgütler vardı. Ama ilk kez, nükleer karşıtı mücadelede örgüt ve  politik söz bu kadar önemli hale gelmişti. Özellikle Mersin Nükleer Karşıtı Platformun, antidemokratik ve sağcı bir tarzda yürütülmesinden duyulan rahatsızlık, pek çok örgütü de buradaki çalışmadan kopartmıştı. Bloktan bağımsız Mersin milletvekili adayı olan Ertuğrul Kürkçü’nün Silifke’deki nükleer karşıtı mitingde konuşturulmaması, Mersin NKP sekretaryasını pek de ilgilendirmiyordu. Temel hakların referandum konusu yapılması, muhalifler için bir “özgüven sorunu” olarak açığa çıkıyordu. Ne de olsa önümüzde bir İtalya örneği vardı ve İtalya’da halkın yüzde 95’i mayıs sonunda nükleer santrallerin kurulmasına hayır demişti.  Nükleer santrallerle ilgili anket yapılması, seçime endeksli bir baskı aracı olarak dolaylı biçimde yaşam hakkının referandum konusu haline getirilmesine ilişkin tepkiler, internet üzerinde de sürdü. Yapılan tüm bu tartışmaları da sorgulama ve derli toplu bir yanıt üretme ihtiyacı doğdu. İşte sorular, sorunlar ve yanıtlarımız.

Doğaya Zarar Vermeyen Enerji Üretimi Olur mu? Böyle Bir Durumda Her Türlü Enerji Üretimine Karşı Çıkmamız mı Gerekiyor?

Bu soru ve önerme  her nedense nükleer karşıtı cephede sıkça dillendirilir oldu. Eğer doğaya zarar vermeyen enerji üretim biçimi yoksa neden yıllarca “rüzgar güneş bize yeter” sloganını attırdıklarını sormak gerekir. Ancak, İstanbul’daki son NKP eyleminin adı, “nükleer santrallere ve doğaya zarar veren enerji sistemlerine karşı Kadıköy Meydanı’na” idi de bir nebze olsun bu “alternatif enerji” şiarından kurtulduk. Demem o ki nükleer santral olmasın da yenilenebilir enerji olsun konusunda hepimiz hiçbir zaman mutabık olmadık. Çünkü bu eleştiriyi getiren arkadaşlar temel olarak meseleyi, sadece enerji üzerinden tartışmıyor. Kapitalizmin tüketim kalıpları içinde ister güneş ile ister rüzgâr ile üretin, kapitalist üretimin ve tüketimin enerji oburluğunu gideremezsiniz. Bize sürekli enerji ihtiyacından bahseder dururlar. Bu nedenle de bu enerji oburluğunu körükleyen kapitalizmin üretim ve tüketim tarzının eleştirisi ile birlikte alternatifleri tartışmak mümkün olabilir. Yoksa hem alışveriş merkezleri olsun hem üçüncü köprü olsun hem her gün milyarlarca dolarlık silah üretilsin hem de enerjimizi güneşten rüzgardan ya da derelerden üretelim..Var mı böyle bir gerçeklik.!!. Nükleer karşıtları, savaş karşıtı, anti kapitalist ve anti militarist olmadan bu soruya sahici bir yanıt veremezler. Bizi asıl birleştirecek olan da bu savaş karşıtı, anti kapitalist, anti militarist duruştur. Alternatif enerji kaynakları konusunda ortak bir tavır takınmadığımızı da her toplantıda dilendirdik. Ki bu “alternatifçi, rüzgarcı, güneşçi” masal 1993 yılından beri farklı veçheleriyle hep nükleer karşıtı aleme dalar çıkar. Benim yaşım bu yıla kadar gidiyor en azından. Bunun dışında somut olarak, peki enerjimizi nasıl karşılayacağız sorusu geliyor önümüze. İlk elden yapılması gerekenler arasında, enerji de devrim gerekiyor deniyor, peki bunun için neden şunu söylemiyoruz: Savaş için ayrılan bütçeyi durdurun. Silah üretmeyin. AVM kurmayın, üçüncü köprü yapmayın, çiftçilerin doğal tarım üretimini destekleyin, kıtalararası ticaret yerine bölge ölçekli ekonomiyi destekleyin, merkezi enerji sistemini demokratikleştirin, mahallelerden başlayarak enerjide kendi kendine yeterliliği ölçek olarak sahiplenin. Bunları söylemediğinizde, referandumla nükleer santral propangandası Türkiye’de nükleer karşıtı harekete zarar verir. Yıllar önce, 1997 yılında Ankara’da bir NKP toplantısında, farklı uçları nükleer karşıtı hareketin içinde tutmak için çabalayanlar, aynı nazik ve toparlayıcı bir tarzı sürdürmelidir. Bu hareketin içinde ismi olmayan onlarca militan var. Ama bu nükleer karşıtı hareketin bir medya şovuna dönüştürülmesi, sahici bir siyaset biçimi almaması hepimizi endişelendiriyor.

Nükleer karşıtlığı öyle basitçe bir enerji seçim meselesi olmaktan çıkmıştır. Eğer konjonktürden bahsediyorsak, bu somut durumu doğru görmemiz gerekiyor. Bu durum içinde Türkiye’de nükleer karşıtları kapitalist bloklaşmanın şu ya da bu cephesini tutarak değil, ekolojik ve savaşsız bir dünya isteyerek bu kez nükleer santralleri durdurabilir. Alternatif enerji kaynaklarımız var efendim, onlarla üretin hikayesini bu kez kimse dinlemez. Öncelikle de o derdimizi anlasınlar diye beklediğimiz egemen bloğun efendileri sermaye ve devlet cephesi bu masala inanmaz. Ya bu süreçte antikapitalist bir duruş, savaş karşıtı bir duruş sergilenecek ya da bu anaforun içinde rüzgar mı daha temiz, güneş mi yoksa su ile mi üretim yapalım hikayesine kuyruğu kaptıracağız. “Temiz Enerji” masalı ortaklaştığımız politik bir hat olmadığı için, lütfen bu konuda ortaklaşıyoruz diye söze başlamayalım.

Nükleer Karşıtları, Nükleer Santraller ve Yenilenebilir Enerji Sorununa Nasıl Yaklaşmalıdır?

Öncelikli olarak nükleer karşıtları olarak, anlaştığımız nokta nükleer santrallere karşı olduğumuzdur. Anlaşmadığımız nokta ise, nükleere karşı hepimizin temiz veya yenilenebilir enerjileri önerdiğine dair mutabakatımız olduğu iddiasıdır. Böyle bir mutabakat olamaz. Çünkü nükleer santrallere karşı olan anti militarist, anti kapitalist, ekolojist-sosyalist, savaş karşıtı, anarko sendikalist, anarşist bir cenah, bu tartışmayı kapitalist üretim ve tüketim tarzı ekseninde yapılması gerektiğini vurguluyor. Basitçe bir enerjinin hangi kaynaktan üretileceği meselesine indirgemiyor. Çünkü egemenlerin, “daha çok enerjiye ihtiyacımız var” iddiasına bu ihtiyaç bizim değil; sizin kirli sanayilerinizin, üretim oburluğunuzun, savaş ve silah sanayinizin ihtiyacı, diye yanıt veriyor. Bu sözümüze yanıt olarak ise,  “peki bilgisayar kullanmayın; peki buzdolabı kullanmayın” gibi bireysel tüketimlerimizden feragat etmemiz gerektiğine yönelik bir düzeyden yanıt veriyorlar. Ama gündelik yaşam alışkanlıklarımızı ne kadar aşağıya çekersek çekelim, bugün ilk elden yapılması gerekenin makro tüketim ve üretim alışkanlıklarında bir dönüşümü zorunlu kıldığının altını çizmeye çalışıyoruz. Bu alışkanlıklara hiç bir enerji dayanmaz. Silah üreten bir uygarlığın, savaşa milyarlarca dolar yatıran hükümetlerin enerji açığını rüzgar ve güneş ile kapatamazsınız, diyoruz. Bu nedenle de nükleere, alternatif önermek için alternatif bir üretim ve tüketim sistemi önermek zorundasın, diyoruz. HES, güneş, rüzgar önererek bu soruna çözüm bulamazsınız, taca atarsınız topu diyoruz.

Ama hayır, biz alternatiflerde anlaşıyormuşuz gibi sürekli yenilenebilir enerji kaynaklarına vurgu yapıyorlar. Bu konuda mutabık değiliz. Buna rağmen nükleer karşıtı harekete, tek biçim bir siyaset dayatılmasını eleştiriyoruz. Yani şu buna bunu dedi, bu buna şunu dedi olarak görülmemeli, bugün eğer nükleer karşıtları olarak, anti kapitalist ve savaş karşıtı bir dil üzerinde mutabakat sağlayamazsak, bu konuda siyasetimizi güçlendiremezsek emin olalım bu santrali kurmaları için tüm nesnel koşullar hazır.

Nükleer Enerji İstemiyorum Demek, Enerji İstemiyorum Anlamına Gelir mi? Ama O Zaman da, “Arabaya Binmiyor musun, Elektrik Kullanmıyor musun” Gibi Sorulara Ne Yanıt Vermek Gerekir?

Günlük hayatımızda enerjiyi en etkin ve en az kullanacağımız modelleri hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bu konuda bir tereddüt yok. Hatta ben ülke içinde seyahat ettiğimde uçağa dahi binmiyorum. Karbon emisyonları nedeniyle. Ama çözümün bu olmadığını da bildiğim için, bunu politikanın gündemi haline de getirmiyorum. Bu gündelik olanla, siyasal olan arasında öyle bir uçurum örülüyor ki efendim bu kapitalizm vurgusu çok hayalperest söylemlermiş..falan filan..Ama çok iyi biliyorum ki bu arkadaşlar vızır vızır uçakla seyahat etmekten de geri durmuyorlar. Bu nasıl oluyor, ben de bunu anlamıyorum. Gündelik hayatlarında bunlara dikkat etmeyeceksin, ama bunu siyasal bir tavır olarak önümüze süreceksin. Ama hayır, sadece günlük tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek bu sorunun altından kalkamayız; ama gündelik hayatlarımızı da en az enerji harcamaya yönelik kurgulayalım, bunu hayata geçirelim diyenlere de burun kıvrılacak. Tohumdan tarlaya, oradan sofraya kadar alışveriş merkezleri yerine yerel pazarları tercih eden bizler asla bunun politik olarak birincil anlamda kıymetli ve asli anlamda örgütlenmesi gereken bir mesele olarak önümüze almadık, ama “Ekoloji Kolektifi” her bireyine bu konuda etkin bir iç hukuk vermeye çalışıyor. Ama şimdi diyebilir miyiz, file ile alışveriş yapılmadığı, tasarruflu lambalar kullanılmadığı için nükleer santral yapılıyor diye. Hayır diyemeyiz..Bunlarla olmaz, olamaz..Ama hatta kredi kartı kullanmadan, başka alış veriş sistemleri için düşünmekten de kendimizi alıkoymuyoruz, geleceğin dünyasını bugünden kurgulamalı ve hayata geçirecek jimnastikler yapmalıyız, ama bunu yaparken de geleceğin toplumunu işaret etmek zorundayız. Enerjinin mülkiyet konusu olmadığı, demokratik ve bölge ölçekli olduğu, dayanışmacı esaslarla üretildiği, kolektifleştirildiği, doğaya zarar vermeyen üretim biçimlerine tabi olduğu sistemleri önümüze koymalıyız..Bu nedenle, bu türden sorulara bir yanıtım var, enerjiyi tüketmek değil; yeniden doğaya kazandıracak biçimde yaşamak için çabalamalıyız..Biz enerjiyi, doğaya yeniden, doğanın kendini üretebileceği biçimde geri verebilmeliyiz..Bu sordukları sorunun bir yanıtı şu değil mi, o halde  kapitalizm içinde yaşamayalım..Var mı böyle bir dünya? Önemli olan kapitalizmi aşacak pratikler için çaba sarf ediyor muyuz? Sorulan bu sorunun mantıki bir diğer sonucu şudur, madem kapitalizmden rahatsızsınız, para kullanmayın..Tam da bu soru kapitalizmden rahatsız olmama karşı sorulmuş bir soru olmadığı gibi, enerjinin üretilme tarzından duyduğum rahatsızlığın sorusu da bu soru değildir. Çünkü bir soru değildir ortada duran, soru şudur, madem rahatsızsınız bu konuda ne yapıyorsunuz? Soru budur. Ama sizin rahatsızlığınıza bir yanıt veriliyor. Yanıt olarak da şu çözüm sunuluyor, deniliyor ki, kardeşim rahatsız olan enerji kullanmasın. Bu aslında tam da ya sev ya terket demekle eş değerdir. Suyun satılmasını istemiyorum, önermesine su içme demek gibidir. Evet enerji üretim sisteminden rahatsızım ve bunun sebebinin kapitalizm olduğunu biliyorum. Bu nedenle hem gündelik hayatımı düzenlemeye çalışıyorum ama esas olarak da kapitalist ilişkileri nasıl aşacağımıza yönelik toplumsal bir örgütlenme yapıyorum.

Tam da bu tartışmayı bağlarken Mustafa Cevdet Aslan’a kulak kabartmak gerekiyor: “Çözüm gerçekten vardır ama bu sadece nükleer karşıtlarının elinde değildir. Şu anki “demokrasi”yi iyi kavrarsak olanakların da burada gizli olduğunu görürüz.  Bu demokrasi “gücün yetiyorsa demokrasisi”dir.”


Biyogüvenlik Yasası Toplumsal Şizofreni ve Doğanın Değişim Değeri

Biyolojik güvenlik sorunu tıpkı sosyal güvenlik sorunu gibi, insanların bugünkü yaşamı ve toplumsal durumu ile ilgili olduğu kadar, insanların gelecekte nasıl bir hayat yaşamak istedikleri ve nasıl bir hayatı yaşayacakları ile ilgilidir. Bu anlamda biyolojik güvenliğin sağlanması sorunu sadece toplum sağlığına indirgenebilecek bir konu değildir. Biyolojik güvenlik, sosyal yaşamın zemini olan doğa varlıklarının geleceğini de, tarımın, gıdanın ve enerjinin geleceğini de doğrudan ilgilendirir. İnsan dışındaki varlıkların yaşamları geliştirilmediğinde, biyolojik çeşitlilik korunmadığında toplum yaşamı da pek çok riskle karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü; biyolojik yaşam tek tipleştikçe, insan yaşamı da tek tipleşmekte, ‘kelimenin birden fazla anlamıyla’ yoksullaşmaktadır.

Sürekli bir kriz rejimi olan kapitalizm başlangıcından beri aynı zamanda bir ekolojik kriz rejimidir. Ekolojik kriz günümüze özgü bir olgu olmamakla birlikte, yeni binyılda artık göz ardı edilemez bir hal almıştır. Ekolojik krizin derinleşmesinin faturasını en ağır şekilde ödeyenler ise yoksullar, emekçiler ve kapitalist dünyanın ezilenleridir.

Ekolojik krizin ortaya çıkardığı en önemli tehlike, popüler kültürde sıkça rastlanılan biçimiyle, ani bir felaketle gelen Armageddon’un ardından tüm yaşamın ortadan kalkması değil; bu ani yok oluş mitine dair korkunun sürekli diri tutulmasıdır. Eğer ki  ekolojik felaketler insanlığın ani bir yıkımına yol açacak ise ve buna karşı politik tedbirler tartışılamıyorsa tehlike tam da bu noktada başlamaktadır. İşte asıl tehlike, insanlığın sonunun geleceğine yönelik bu binyılcı korku senaryoları değil; bu korkunun insanları yaşamda kaldıkları süre boyunca çekilmez bir hayata maruz bırakmasıdır. Toplumsal bilincimizin özüne yerleşmiş bu “korku kültürü”nün[1] daha da derinleşmesinin önünü alacak bir politikaya ihtiyacımız olduğu açık. Oysa ki egemen biyolojik güvenlik kavramı, sürekli insanların korkularını yeniden üretmelerine neden olacak ve gelecekleriyle ilgilenmelerinin önünü tıkayacak bir kaderciliğe savrulmalarına yol açacak bir politik hattan üretilmektedir. Her an bir salgın hastalık tehdidi altında yaşayan, her an yediği içtiği nedeniyle hastalanacağı kaygısı taşıyan bir toplumda sağlıklı toplumsal ilişkiler kurulabilir mi? Ekolojik krizin mağdurlarının milyonlarla ifade edildiği bu koşullarda, siyasal iktidarların toplum sağlığını (bu toplumun ruh sağlığını da içerir) koruyucu önlemler alması gerekirken tam bunun aksi politikalar geliştirdiği, krizin mağdurlarının değil “kar edenleri”nin cephesinde taraf olduğu da bir diğer gerçek.

Türkiye’ye denetimsiz yollarla GDOlu gıda ve yem girdiğine yönelik kamuoyunu uyaran pek çok bilgi ve açıklama karşısında, sessizlik resmi düstur olarak ilan edilmiştir. AKP Hükümeti kamuoyunun yoğun baskısı sonucunda Türkiye’ye yıllardır GDOlu gıda girdiğini ve bu riski kontrol edeceklerini açıklamak zorunda kalmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile GDOları denetim altına almaya kalkmıştır. Ancak, 20 Kasım 2009 tarihinde ve sonra, 20 Ocak 2010 tarihinde ikinci bir değişiklik yaparak bu yönetmeliği bile uygulanamaz hale sokmuştur. Tarım Bakanı’nın, “bu yönetmelik çıktıktan sonra ülkeye tek bir GDOlu ürün girmeyecek” demesinden çok kısa bir süre sonra yapılan değişiklikler ve açılan davalar ile süreç hükümet nezdinde soğumaya bırakılmıştır.  Bu GDOlu ürünlerin ülkeye girişine yönelik düzenleme yapılması girişimi ise ilk kez 2007 yılında gerçekleşmiştir. Ancak bu ürünleri o yıllarda ülkeye girişine yönelik düzenlemeler yoğun bir muhalefet ile engellenmiştir.[2]

Şimdi ise AB uyum sürecinde malların serbest dolaşımı başlığı altında GDOlu ürünlerin ülkeye girişinin önü açılmaktadır. Bu yoğun mücadele sürecinde kamuoyunun etkin denetiminden uzak biçimde yürütülen kanun çalışmaları nihayete ermiştir. Ancak ülkenin biyolojik güvenliğinin nasıl sağlanacağı hususundaki tartışmalar bitmemiştir. Bu konuda Türkiye’nin onayladığı Biyogüvenlik protokolü bu düzenlemenin yasayla yapılamasına yönelik zorunluluğu bir uluslar arası gereklilik olarak görüp, sorumluluk savma anlayışı ile bir yasa hazırlanmıştır. GDO’ların tarım, çevre, sağlık üzerindeki “riskleri” Türkiye tarafından kabul edilmiş ve bu konuda Uluslararası sözleşmelerin tarafı olunmuş olsa da biyolojik güvenliğin sağlanmasına yönelik bir mekanizma yaratılmamıştır.  Bu mekanizma dar anlamda bir “biyogüvenlik yasası” çıkartma olarak algılanmaktadır. Oysa ki biyogüvenlik sistemi tek başına bir kanun çıkartmakla kurulamaz.

Türkiye resmi düzeyde bir biyogüvenlik sistemi oluşturma noktasından oldukça uzaktır. İdari, hukuki ve teknik yetersizlikler bir yana sorunun aciliyeti ve önemi siyasal iktidarlarca göz ardı edilmektedir. Uluslararası yükümlükler gündeme geldiğinde biyogüvenlik kavramı hatırlanmaktadır. Bu çalışmanın konusunu oluşturan, Biyogüvenlik politikamızın en somut göstergesi olan “Ulusal Biyogüvenlik Yasası”  da bu eksende değerlendirmeye muhtaçtır. Burada yapılacak olan, yasa  üzerine teknik bir değerlendirme yapmaktan çok, bu yasanın dayandığı politik ve iktisadi argümanların biyolojik güvenliği sağlama kapasitesinin değerlendirilmesi olacaktır. Bu açıdan temel olarak, biyogüvenlik tartışmalarının resmi düzeyde nasıl ele alındığını değerlendirmek gerekmektedir. Bu değerlendirmenin olası sonuçları üzerine odaklanarak bu eksende egemen biyogüvenlik politikasının kilitlendiği nihai amaç olan “GDOlu malların pazardaki güvenliği” yaklaşımı eleştirel bir perspektiften değerlendirilmeye çalışılacaktır.  Bu eleştirel tutum üzerinden de sosyal güvenliğin temeli olarak görülmesi gereken biyogüvenlik konusunda nasıl bir politika oluşturulmalıdır sorusunun yanıtı aranmaya çalışılacaktır.

1. RESMİ BİYOGÜVENLİK POLİTİKASININ TEMELLERİ

1.1.İKTİSADİ VE POLİTİK TEMEL

Birleşmiş Milletler 4 Haziran 1992’de, yani Şubat Karnavalı’ndan dört ay sonra Rio de Janerio’da   “Çevre ve Kalkınma” konferansını toplayıp “Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu” nu imzaya açtığında,  dünyanın en büyük biyoteknoloji firmaları ve laboratuarları Midland’daki 27 kilometrekarelik DNA vadisine çoktan yerleşmişlerdi. Böylece çoktan Brezilya kestanesinin genleri soya fasulyesine aktarılmış ve tarıma elverişli Brezilya topraklarının üçte birinden fazlasına yayılmıştı.

Sözleşmeden sekiz yıl sonra bu kez Cartagena’da üslenen aynı  “Milletler”,   “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü”nü Konvansiyona ek protokol olarak kabul ettiklerinde ise, sadece İspanya topraklarının 30.000 hektardan fazlası, dünya tarıma elverişli ekim alanlarının ise sözleşmeden bu yana 25 misli artarak, yani 44,2 milyon hektara yakını Vadi çalışanlarının hizmetine tahsis edilmiş bulunuyordu.[3]

Ama 2000 yılının başında yalnızca bu protokol kabul edilmekle kalmadı, aynı tarihlerde biyogenetik firmaların regülasyon yükümlülüğü altına sokulmasını öneren BM Transnasyonel Şirketler Merkezi bizzat BM tarafından cezalandırılarak lağvedildi ve yerine en büyük 250 şirketin “kendi kendisini kontrol edeceğine” söz verdiği “BM Global Compact” şirketler konvansiyonu kuruldu.  Biyogüvenlik Protokolü’nün taraf devletlerin imzasına açıldığı tarih olan 2000 yılının mayıs ayına gelindiğinde ise hemen kuzeyde İsveç’in Malmö kentinde toplanmış olan BM Çevre Bakanları Konferansı,  çevre ve kalkınma sorunlarının “Global Compact” öncülüğündeki “governence”(yönetişim)  anlayışı içinde çözülebileceğini ilan ediyordu.

Biyogüvenlik Protokolü’nün mehazı sayılması gereken “Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına Dair Sözleşme” ye göre çeşitliliğin korunması; biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik kaynağın kullanımından doğan yararın taraf milletler arasında “hakça” paylaşımı ile aynı anlama geliyordu. Sürdürülebilir kullanım; “çeşitlilik unsurlarının uzun dönemde azalmasına yol açmayacak şekilde ve oranda kullanımı”  demekti. Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımından ise “milli egemenlik” prensibinden hareketle, ulusal devletler sorumlu tutulmuştu.[4]

Yarar paylaşımı adı altında düzenlenen ilk husus, “biyolojik kaynaklara erişim hakkı” idi; diğer bir deyişle, bir devletin öteki devlete ait gen kaynaklarını kullanma hakkı. Sözleşme’nin 15. maddesinde, kaynaklara erişim hakkı, bu hakkın içeriği ve miktar ayarlamaları öncelikle ikili veya tek taraflı anlaşmalarla mutabık kalınan şartlara tabi kılınıyordu. Bu hukuk sarmalından çıkan netice ise basitçe söylemek gerekirse şu oluyordu; kullanım sorumluluğu milli devletlerde, kullanım yetkisi ise milletlerarası topluluklarda.

 Böylece sadece sözleşmenin imzalandığı 1992 yılından bu yana ve sözleşmenin gözetimi altında,  onlarca yoksul “egemen devlet”  gen kaynaklarının kullanımını 500 den fazla ikili anlaşma ile ve TRIPs plus ya da UPOV adı altında,  birkaç egemen devlete devretmiş oldu. Şimdi bu kaynaklar Midland’da gen vadisi çalışanlarınca kullanılmakta.

 Gerçekte kaynağını BM’nin 1962 tarihli  “Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik Kararı”nda bulan bu dâhiyane yaklaşım, milli egemenlik safsatası yani,  yüzyıl boyunca bütün kritik müzakerelerde sermayenin çıkarını ulusal üstü düzenlemelere, yoksul halkın çıkarını ise “ulusal egemenliğe” havale eden döngüsüyle epeyce iş gördü ve hala görmekte.

 Sözleşmede burjuva hukukunun dolambaçlı diliyle ustalıkla örülmüş bir diğer husus ise doğrudan “yarar paylaşımı” ile ilgili idi. Bu husus genetik kaynaklar üzerindeki bilimsel araştırmalara devletlerin karşılıklı katılımını ve bu kaynakların ticari ya da başka amaçla kullanımından elde edilen yararın paylaşımını bir hak olarak düzenliyordu. Hakkın öznesi yani yararlanıcısı ise, “biyolojik kaynakları temin eden taraf “olarak tayin edilmişti. Buraya kadar makul görünmekle birlikte sözleşmenin giriş kısmında yapılan terim tanımlamaları işin rengini iyiden iyiye değiştiriyordu.

 Buna göre; ‘Menşe Ülke’, genetik kaynaklara in-sitü koşullarda sahip olan ülke anlamına geliyordu. Temin eden ülke ise (herhangi bir yasallık kriteri gözetilmiyordu)  bu kaynakları menşe ülkeden toplayan veya temin eden ülke; yani biyokorsanlar. Sözleşmede yararın kendisiyle paylaşılması istenilen taraf işte bu ikinci gruptakilerdi “Adil ve eşit”!

 Biyolojik çeşitlilik sözleşmesinin eki Biyogüvenlik Protokolü ve ondan iktibasla hazırlanan ulusal “Biyogüvenlik Yasa Taslağı” da bu politik izleği takip ediyordu. Dünyada yürürlüğe giriş tarihi 11.10.2003 olan Protokolün Resmi Gazetede yayımlandığı tarih 24.6.2003 oldu. Yürürlüğe giriş tarihi ise 24.1.2004 olarak belirlendi. Yani protokol 24 Ocaktan bu yana Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası hükmü gereği mer’i kanuna eşdeğer olacak şekliyle yürürlükte bulunuyor.

  Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı ise aslında protokolün Resmi Gazetede yayımlanmasından çok önce, 18 Eylül 2002 tarihinde başlatılan ve 444.000 dolarlık proje finansmanının yarısına yakını BM Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından karşılanmakta olan  “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi’nin” mevzuat ayağı oldu.[5]

1.2. HUKUKİ TEMEL: BİYOGÜVENLİK PROTOKOLÜ

 Protokol bütün bir ulusal mevzuat ayarlamalarının mehazını teşkil ettiğine göre öncelikli ve detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Dibacesine kayıtlı olduğu şekliyle, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün tarafları,  “modern biyoteknolojinin çevre ve insan sağlığı için yeterli güvenlik tedbirleri ile birlikte geliştirilmesi ve kullanılması halinde insanlığın refahı için büyük potansiyele sahip olduğunu kabul ederek” ve Rio’’da kabul edilen “ihtiyatlılık prensibi”nin ışığında söze başlıyorlardı.

Ardından genetiği değiştirilmiş organizmaların “güvenli nakli muamelesi ve kullanımı” alanında yeterli(!) bir koruma düzeyinin sağlanmasını taahhüt ediyorlardı. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş organizmaların nakli, muamelesi ve kullanımını da taahhüt altına almış oldular. Bu nedenle olacak ki,  protokole damgasını vuran temel rejim, genetiği değiştirilmiş organizma ticareti için “yasaklama” değil, daha çok “bilimsel belirsizlik- risk belirsizliği”, “risk”, “risk değerlendirme” ve “riskin yönetilmesi” kavramlarının etrafında uçuştuğu bir tür aşamalı serbestleştirme fikrinin merkezden ulusal piyasalara ihracı şeklinde gelişiyordu. Esasen bu “risk”, “risk belirsizliği”, “risk değerlendirme”, “güvenli kullanım (etiketleme v.s dâhil)” benzeri kavramlar hiç de yeni değildi.[6]

 Bununla birlikte GDO ve GDO’lu ürünlerin tamamının Protokol kapsamına alınarak güvenli muamelesinin taahhüt edildiğini düşünmek de yanıltıcı olur. Çünkü “Amaç” maddesine, güvenli muamelesi hedeflenenlerin “biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek organizmalar” olduğu açıkça belirtilmiştir. Buradan çıkan sonuç zararsız ve denetimi gerekmeyen GDO’ların da mevcut olduğunun imasıdır.  Bu imayı destekleyecek nitelik olacak şekilde de 7/4 maddesinde “olumsuz etkiye sahip olması olası görülmeyen”[7] GDO’lardan söz edilerek bunların ön bildirim, dolayısıyla büyük ölçüde risk değerlendirme sürecinin dışında bırakılması sağlanmaya çalışılmıştır. Protokol’ün “Risk Yönetimi” başlıklı 16/5 maddesi ise tarafların olumsuz etkiye sahip GDO’ların belirlenmesi konusunda işbirliği yapacakları hususunu bağıtlıyor. Bu haliyle yakın gelecekte GDO’lar dünyasının da akranı olan tüm tarım kimyasalları, gübre ve yem katkılarında olduğu gibi, zararlılar ve zararsızlar olarak sınıflandırılıp, karar süreçlerinin standartlaştırılacağını tahmin etmek güç değil.[8] Çünkü ekonominin bakış açısına indirgendiğinde hiçbir satışın ötekinden farkı yoktur.

 Protokol, devletlerarası bir anlaşma olması nedeniyle, daha ziyade “sınır ötesi hareketler” olarak adlandırdığı ithalat-ihracat işlemleri üzerine odaklanmıştır. Sınır ötesi hareketler ise “kasıtlı çevreye salım”, diğer bir deyişle “genetiği değiştirilmiş organizmanın açık ve geniş alanda üretimi maksatlı”  tohum ithalatı ve kastî olmayan yani “gıda ya da yem olarak veya doğrudan işleme amaçlı ithalat” olarak iki ayrı prosedürde ele alınmıştır.

 Kasıtlı çevreye salım, yani GDO’lu tohumluklar için kararlaştırılan kontrol mekanizması, diğerine göre ağırlaştırılmış prosedürler içeriyor. Örneğin protokol kapsamında ön bildirim anlaşmasından doğan yükümler kapsamına yalnızca kasıtlı çevreye salımın konusunu teşkil eden tohumluklar alınmış;  GDO’ların araştırılması veya geliştirilmesi için öngörülen “kapalı kullanım” esasları, gıda, yem veya doğrudan işleme amaçlı ithal edilen ürünler ön bildirim anlaşması kapsamının dışında bırakılmıştır.

 Ön bildirim süreci, ihracatçı taraf ya da doğrudan ihracatçı tarafından ithalatçı tarafa yapacağı ve protokolle kararlaştırılan bilgileri içermesi öngörülen bir bildirimle başlatılıyor. Ön cevap adı verilen ve ithalatçı tarafın başvuruya ilişkin ön değerlendirmesinin ihracatçıya bildirildiği bir tür “usul muhakemesi” ile devam ediyor; başvurunun protokolle belirlenmiş olan usul şartlarını sağlaması halinde ise bu kez ikinci aşamaya yani “esastan” karar aşamasına geçiliyor.

 Yetkili ulusal mercii tarafından verilecek olan nihai kararın protokole göre iki şekli var: koşullu ya da koşulsuz ithalat onayı veya doğrudan doğruya ithalatın yasaklanması. Protokolde yasak hallere ilişkin hiçbir ön belirleme bulunmuyor. Bütün bir karar süreci  “risk değerlendirme” adı verilen ve ölçütleri protokolün III numaralı ekinde belirtilmiş olan bir tür ”bilirkişilik” müessesesinin sonuçlarına terkedilmiş durumda. Ama birleşen milletler bununla da yetinememiş olacak ki, 15.maddenin 2. fıkrasına şöyle bir cümle iliştirilmiş: “ithalat tarafı ihracatçının risk değerlendirmesi yapmasını şart koşabilir”. Gerçekte bu ifadenin burjuva hukukun asgari temel prensipleri gözetildiğinde dahi skandaldan farkı yoktur. Meseleye tabiatın temel yasalarıyla bakılacak olursa da tek bir karşılığı bulunabilir; kurdu kuzuya çoban koşmak!

 Öte yandan risk değerlendirmesine ilişkin üçüncü genel prensip, bu değerlendirmeyi yapacak olanları  “uluslararası kuruluşların tavsiye ve rehberlerini” göz önünde bulundurmaları konusunda uyarıyor. Aslında bu rehber,  FAO (Gıda Tarım Örgütü)’ nun bir alt organizasyonu olan Codex Alimenterius Commission (CAC) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’ nün tahıl ve gıda kodeksinden başka bir şey olmayacaktır elbet.

 Bu kodeks, yani zararlılar listesi, ise tohum ve tahıl ticaretinde söz sahibi dev firmaların da katıldığı ve CAC tarafından organize edilen toplantılarda kararlaştırılıyor. Bu güvenlik standartları Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşma (SPS) ekinde bitki sağlığı standartları olarak yer alan ve yılardır örneğin NAFTA ülkelerinde titizlikle uygulanmakla sonuçları bilinen standartlardır.

 Protokolün genetiği değiştirilmiş organizma ticaretine yaklaşımının belirlenmesi bakımından önem taşıyan başka bir husus ise yine giriş bölümünün 4. Paragrafında dile getirilen “ön tedbirci yaklaşım” (ihtiyat ilkesi) prensibidir. Esasen Rio’dan bu yana biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili bütün uluslararası metinlerde GDO’nun ekolojik sistemler ve insan sağlığı üzerindeki tahribatı “bilimsel belirsizlik” şablonuyla göğüsleniyor.

  Yani bu alanda kabul edilen esas yaklaşım, zararın henüz “bilimsel olarak kanıtlanamamışlığı” ve bu bilimsel belirsizlik altında dahi sırf “kamuoyunun artan ilgisini” dikkate alarak lütfedilmiş bir “risk” varsayımıdır. Bu varsayım riskin gerçek bir risk olarak kabul edildiği anlamına gelmiyor.

Yalnızca riskin sürekli araştırılması gereğini kabul etmekle yetiniliyor.  Örneğin Rio bildirisinin meseleyi dile getirildiği 15. maddesinde , “ciddi tehditlerin veya tamiri mümkün olmayan zararların bulunması halinde, bilimsel belirsizliğin önlemlerin alınmasını erteleyebilecek bir neden olarak kullanılmayacağı” hususu deklare edilmiş. Yani ortada öyle bir bilim var ki, transgenik tarım nedeniyle ekilebilir arazilerinizin yarısı yansa, “belirsizliğini” sürdürebiliyor.

 Diğer bir deyişle bu metinlerin tamamı için “bilimsel belirsizlik” bir fikri sabit, büyük şirketler lehine geliştirilmiş bir” ön karine”den başka bir şey değildir. Bu nedenle olsa gerek risk değerlendirmede ispatlanması gereken iddia “zarar” la ilgili olanıdır. Yani ispat külfeti tıpkı Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşmasında olduğu gibi zararı öne süren tarafa ait. O halde karine de en az Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşmanınki kadar açık; zararsızlık !

Protokolün kendi hukuki etkililiğine bakış açısının ise içeriği doğrudan ticari olmayan, diğer bir deyişle  “sosyal içerikli” uluslararası anlaşmalar bakımından klasikleşmiş bir yaklaşım gösterdiği söylenebilir. Aslında ticaret diplomasisinin jargonuna bakılacak olursa milletlerarası müktesebatın ticari olanına “ulusal yükümlülük”, olmayanına “ulusal taahhüt” deniliyor.

 Ulusal yükümlülüklerden ise daha çok Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan konvansiyonlar anlaşılıyor. Protokol giriş bölümünde kendi hükümlerinin diğer uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri değiştirici bir nitelik taşımadığını vurgulamak suretiyle kendi pozisyonunu seçmiştir. Aynı zamanda bu protokole göre yapılacak ulusal düzenlemelerin de “uluslararası yükümlülükleri” tavan kabul eden bir anlayışla yürütüleceğini bağıtlayarak (md 2/4),  protokol hükümlerinin ulus-devletlerce yüksek koruma standartlarına çekilmesi tehlikesini DTÖ öcüsüyle savuşturmuştur.

 Yine de mevcut protokol ve tam iktisapla hazırlanan ulusal mevzuatın dahi DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla tahkim ve DTÖ panelistlerinin önüne sıkça taşınacağını tahmin etmek güç değil. Bugün bile DTÖ’ye getirilen uluslararası tahkim davalarının önemli bir çoğunluğu çok taraflı çevre anlaşmalarının DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla açılıyor. DTÖ’nün müstear hale gelmiş kararlarına göre ise, “çevre hukuku” ticaretin önüne konulan tarife dışı teknik bir engelden başka bir şey değildir.

  Öte yandan 24. maddeyle getirilen,  Protokole taraf olmayan devletlerle yürütülecek işlemlerde protokole uyumluluk esası (uygunluk değil),  bu gri alanı ikili bölgesel ve çok taraflı ticari anlaşmaların bilinen kaderine terk ediyor. En büyük GDO ihracatçısı üç ülke, ABD, Kanada ve Arjantin, Protokolün imzacısı değil. Dolayısıyla, Türkiye’ye 2003 yılında giren toplam 1.818.131 ton mısırın 1.113.483 tonunun ABD’nden, 356.713 tonunun ise Arjantin’den; 813.635 ton soyanın ise yarısının ABD’nden diğer yarısının da yine Arjantin’den ithal edildiği hatırlanacak olursa protokolün mevcut haliyle bile yaşamadığı söylenebilir.[9]

 Avrupa Komisyonu’nun, 1998 tarihli transgenik bitki ticareti yasağıyla başlayan ve bu yasaklama nedeniyle DTÖ’ce tazminata mahkûm edilmesi ve ilan edilen moratoryumun kaldırılmasıyla devam eden macerası Protokol’ün yürürlüğe girmesi ile mutlu sona erdi.

  AB artık bu ürünlerin ticaretini apriori yasaklayamayacak, risk formülüyle çalışıp güvenli muamelesini sağlayacaktı; bu ürünleri etiketleyerek serbest piyasa ajanlarının ürün seçme özgürlüğünü garanti altına alınmasını sağlayacak. Türkiye’ye gelince; O’ da Protokolden önce yasaklamış olduğu transgenik tohum ticaretini “serbest piyasanın güvenli muamelesine” terk ederek, evdeki bulguru dimyat tacirlerine teslim etmiş oldu. Aslında bütün bu gelişmeler Protokol’ün milletlerarası sahada göreceği asıl işe ışık tutuyor; transgenik ürün ticaretiyle ilgili varsa ulusal herhangi bir direncin egalesi, yoksa gelecekte ortaya çıkması olası “ulusal mevzuat” aşırılıklarının şimdiden kontrol altına alınarak ortak bir piyasa standardının oluşturulmasıdır.

 2. TÜRKİYE’DE BİYOGÜVENLİK, NERDEN NEREYE?

 Türkiye resmi düzeyde biyogüvenlik politikasını, “Ulusal Biyogüvenlik Yasasının” oluşturulması sürecinde oluşturmaya başladığı söylenebilir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca yürütücülüğü üstlenilmiş olan  “Ulusal Biyogüvenlik Yasası “ çalışmalarına 2002 yılında başlandı. Bu çalışmalar 2006 yılında tamamlandı. [10] Bu süreçten sonra bürokratlar tarafından taslak çalışmaları devam etti. Bu hazırlıklar sonucunda kamuoyu farklı farklı üç adet yasa taslağı ile tanıştı.  Her ortaya çıkan taslak bir öncekini arattı. En son taslağın haziran 2009 tarihinde meclis gündemine geleceği Cemil Çiçek tarafından duyuruldu. Bu üç farklı taslak için de söylenecek şey, Biyogüvenlik Protokolü’nün hiç de veciz sayılmayacak bir replikasından ibaret olmasıdır. Ya da şöyle diyelim; pahalı bir hukuki danışmanlık dışında Protokolde gördüğü bütün malzemeyi kullanmış bir metin. Bu haliyle Biyogüvenlik Protokolü ve onun her türlü ulusal tekrarı, yalnızca GDO ticaretinin güvenliğini sağlıyor.  Daha yakından bakalım…

 2.1. BİYOGÜVENLİK YASASI VE POZİTİF HUKUKUN EKONOMİ POLİTİĞİ

 2.1.1.Kavramsal Çerçeve

 Her kavram seti eninde sonunda belli bir hukuk ve politika algısı etrafında şekillenmektedir. Bu noktadan hareketle de rahatlıkla söylenebilir ki, biyogüvenlik kavramı inşa edilirken nasıl bir kavram seti kullanılıyorsa o set, belli bir iktisadi sosyal politika algısına yaslanmaktadır. Yukarda ki açıklamaları ışığında tasarının temel izleğinin liberal bir eksen olduğu açıktır. Ancak bunu yine de konumuz olan ilgili yasa ekseninde açımlama ihtiyacı vardır. Bunu yaparken de özellikle belli bir tarihsel birikime sadık kalınmalıdır.[11] Biyogüvenlik Kanunu’nun tanımlar bölümünde biyogüvenlik kavramı, “İnsan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliği korumak için GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması”  şeklinde tanımlanmaktadır. Kavramın oluşturulmasından da anlaşılacağı gibi esas eksene GDO ve ürünleri ilgili faaliyetlerin yapılması alınmaktadır. Bu faaliyetlerin yapılaması bir kez biyogüvenlik kavramının merkezi haline getirilince, temel ilke serbesti olmakta,  insan ve doğanın korunması ise bu serbestinin çerçevesi olarak sunulmaktadır. Birde kavramdan anlaşılacağı üzere insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması için GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin yapılması zorunlulukmuş gibi tanımlanmaktadır. Bu anlamda GDOlarla ilgili faaliyet salt ekonomik bir zorunluluk alanından çıkartılmakta ve fakat aynı zamanda tüm yaşamın ve neredeyse canlı yaşamının zorunlu bir unsuru haline getirilmektedir. Bu haliylede biyogüvenlik, eninde sonunda GDOların güvenliğini sağlayacak zihinsel bir dizaynın ürünü olarak kavramsallaşmaktadır. Oysa ki daha 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki, Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporunda da açıkça ifade edildiği üzere, genetiği değiştirilmiş organizmaların yarattığı riskler ve denetlenmesi çok zor olan risk faktörleri[12] olduğu kabul edilmiştir. Bu kavramsallaştırmanın ortaya koyduğu ise  ekonominin zorunluluk alanı giderek daha fazla ekolojinin zorunluluk alanını da belirleyecek biçimde bir yasal güce kavuşturulmuştur. Canlı yaşamı için olmazsa olmaz bir olgusal gerçeklik olmadığı halde yasa düzeyinde, GDOlar canlı yaşamının olmazsa olmazı olarak görülmektedir. Bu temel yanılsamanın yarattığı  en temel politik etki tarım, ilaç ve gıda şirketlerinin belirleniminde bir hukuk sisteminin doğmasından daha fazlasıdır. Şirketler, toplumsal ve doğal yaşamın temel kurucu unsurlarının neler olduğunu da devlet eliyle belirilemeye başlamıştır. Bu aynı zamanda canlılığın temel prensiplerinin neler olacağının, özel mülkiyet ilişkileri temelinde yeniden biçimlendirilmesinin ileri bir aşamasıdır.  Şirketler, hukuk dolayımıyla sadece neyin, nasıl üretileceğini belirleme yetkisinin ötesine geçerek canlılığın ne olduğunu belirleyebilme yetkisiyle kendini donatma zorunluluğu içinde bulduğu bir tarihsel sürece evrilmektedir.

 2.1.1.1.Risk[13] ve Risk Değerlendirme

 Modern hayat sürekli bir risk algısı üzerinden şekillendirilmektedir. Yaşanılan hayatın kendisi bile bir “risk” olarak sunulur. Toplumu risk varsayımına oturtan bu anlayışa göre “Riski öngörmek, var saymak ve buna rağmen yine de yapılması gereken yapılmalıdır.”[14] Biyogüvenlik Kanunu’da kavramlar seti içinde risk ve değerlendirmesine yer verir. Tasarı’ya göre risk[15] yönetimi resmi biyogüvenlik politikasının temelini oluşturmaktadır.

 Risk değerlendirme tanımı genetik yapıları değiştirilmiş organizmaların kasıtlı olarak çevreye salıverilmesi hakkındaki 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’ne göre  “İnsanların ve çevrenin risk kaynağına maruz bırakılmasını takiben, tanımlanmış şartlar altında olumsuz etkilerinin/olayların ortaya çıkma boyutunun ve olabilirliğinin ve belirsizliklerinin belirlendiği değerlendirme sürecidir.

  Risk değerlendirme, zararın tanım ve özelliklerini, maruz kalma değerlendirmesini ve risklerin özelliklerini içerir.  Zarar, risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelidir. Risk değerlendirme, GDO’nun olumsuz etkilere sebep olabilecek özelliklerinin, bunların potansiyel sonuçlarının, ortaya çıkma olasılığının belirlenmesi ve belirlenen her bir özelliğin sebep olabileceği riskin tahmin edilmesi basamaklarından oluşur.” şeklindedir.[16]

 Kanun tasarı halindeyken riskin unsurları olarak gösterilen kavramlar kanunlaşma sürecinde kaldırılmıştır. Riskin çerçevesi, neye karşı, nasıl bir risk yönetimi yapılacağı da belirsizleşmektedir. Bu şekilde sadece belli bir sektör ve/veya bölge değil, yaşamın bizatihi kendisi bir yok olma tehlikesi barındırmaktadır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların, ticareti için işte böylesine korku dolu bir toplumsal yaşam biçimi inşa edilmektedir.  Korku toplumunun tüm unsurları yeniden üretilir. Bir kez artık tüm maddi yaşam koşulları tehdit altında kalınca bu konuda alınacak tedbirlerde zarar kavramı etrafında düzenlenir.

 Lecorut’un modern biyoteknoloji hayranlığına karşı yönelttiği binyılcılık-milenyalizm eleştirisinin[17] tersten okumasıyla, modern yaşam, getirdiği “zenginlik”  ile birlikte “katlanılması” gereken sorumlulukları-zorunlulukları da barındırdığını dayatır durur. İşte modern yaşamın kapitalist aksında insani zenginliğe yol açtığı ima edilen “teknik gelişmenin” ve “kalkınmanın” katlanılması gereken toplumsal maliyeti her an “zarara uğrama riski”dir. Zarara uğrama riski karşısında olan gizli özne ise sadece toplum değil aynı zamanda toplumun maddi varlık koşulu olan doğadır da. Genetiği değiştirilmiş organizmalardan kaynaklanabilecek zarar bu modernlik aksında “insan türünün ve canlı yaşamının yok olması” olarak somutlaşmaktadır. Biyogüvenlik ihtiyacının da bu doğrultuda belli bir yok olma korkusundan korunma güdüsüyle ortaya çıktığını da kabul etmek gerekir.  Ancak biyogüvenlik sistemi risk olarak görülen yok olma tehdidini tamamen ortan kaldırmak yerine, sürekli  bu tehdidi diri tutar. Ancak ironik biçimde de bu riski sürekli kılacak biçimde, canlı yaşamın sürdürülmesi açısından da GDO ve buna dayalı faaliyetleri bir zorunluluk olarak dayatır. Bu şekilde riske dayalı biyogüvenlik sistemine de bir meşruiyet zemini yaratılmış olur.  Bu açıdan yine kestirmeden söylemek gerekirse riske dayalı olmayan bir biyogüvenlik poltikası öncelikli olarak korkuları yeniden üretmeyi değil; ruh ve beden bütünlüğünü sağlamayı önceleyeceğinden,  en iyi biyogüvenlik politikası, GDO’suz bir dünyanın sağlanmasıdır. Ancak içinden geçtiğimiz kapitalist çağın tarım politikaları, rekabetçi sosyo ekonomik tercihler, GDOsuz bir yaşam inşa sürecinin büyük mücadelelerin konusu olduğunu göstermektedir.  Bu nedenle de riske dayalı biyogüvenlik sisteminin, kapitalist korku toplumuna karşı yürütülecek mücadeleler açısından temel bir politik mücadele zemini olduğunun görülmesi gerekir.

 Bu noktada belirmek gerekir ki biyogüvenlik ihtiyacı sadece yaşamı tek tipleştiren GDOların risklerin ortaya çıkarabileceği zararlara karşı önlemler etrafında kurulmaya devam ettiği sürece etkin bir biyolojik güvenlik sistemi oluşmayacaktır. Çünkü bu eksene sıkışmış bir biyogüvenlik sistemi her defasında GDOlara dayalı yaşamı bir zorunluluk olarak kabul etmek zorunda kalacaktır; Ki bu riskin zararlarını engellemeye yönelik hukuki, teknik, politik düzenlemeler yapılabilsin. Ancak biyogüvenlik sisteminin oluşturulabilmesi ve geliştirilebilmesi için öncelikli olarak, risk kavramının var olma zeminini oluşturan,  GDOlu tohum ve gıdalardan vazgeçmek gerekmektedir. Biyogüvenlik kavramının meşruiyeti için pozitif anlamda GDOlu gıdalara ihtiyaç olmadığını görmek gerekiyor. Pek ala biyogüvenlik kavramı, GDOlu gıda ve tohumların denetimi yerine, biyolojik çeşitliliği ve tarımsal zenginliği iyileştirme temeline de oturtulabilir.  Oysa ki mevcut kavramsallaştırma belli bir korku kültürünü yeniden üretmek, GDOlu gıdalara meşruiyet sağlamak üzerinden şekillendirilmektedir.

 Ancak pozitif hukuk tekniği sınırları içinde kaldığımızda bile kapitalist modern yaşamın devamını esas alan riske dayalı bir biyogüvenliğe egemenlerin ihtiyacı olduğunu tekrar hatırlatmak gerekiyor. Birincisi tarafı olduğumuz Cartagene biyogüvenlik protokolüne taraf olmayan Amerika ve Arjantin menşeili ürünlere risk analizi yapılamamaktadır. İkincisi, bu ülkelerden giren ürünlerin ülke içinde takip ve denetimi yapılmadığından bu ürünlerin tohumluk olarak kullanılıp kullanılmadığı, diğer türlere ve insan sağlığına etkileri bilinmemektedir. Üçüncüsü bu ürünler  nedeniyle pazardaki ekolojik ürünlerin de güvenliğine yönelik tereddütlerin artmasına yol açmaktadır. Dördüncüsü, Devletlerin harita üzerindeki sınırlarına karşın canlı yaşamının çizilmiş bir sınırı yoktur. Komşu ülkelerde genetiği değiştirilmiş organizmalara dayalı gıda ve tarım sistemlerinden kaynaklanabilecek sorunların pek ala sınırları aşabileceğini öngörmek gerekir. Riske dayalı bir biyogüvenlik sistemi iddia ettiği gibi modern yaşamın güvenliğini sağlayabilmek açısından bu konuda önlemler almak zorundadır. Ancak GDOlu ürünlerin tüm dünyada ortadan kaldırılması için çaba sarf eden GDO karşıtları açısından bu mücadele modern kapitalist risk toplumuyla bir hesaplaşma ve onu aşma olarak kurgulandığında, egemenelerin inşa etmeye çalıştığı riske dayalı biyogüvenlik sisteminin toplumsal şizofreniyi keskinleştireceği kestiriminde de bulunmak gerekir.  Diğer yandan ise mevcut haliyle yasalaşan biyogüvenlik sisteminin uzun vadede biyolojik çeşitliliği, tür çeşitliliğini ve toplum sağlığını koruyabilecek bir ekseni olmadığını da belirtmek gerekir.

 2.1.1.2. Zarar ve Potansiyel Zarar

 Geleneksel hukuk kavramı olarak zarar geniş anlamıyla maddi ve manevi zararı içine alacak şekilde şu şekilde tanımlanır: “Hukuken himaye edilen maddi ve manevi varlıkların bunlara yapılan bir tecavüzün vukuundan önceki ve sonraki halleri arasındaki farktır.[18] Genel hukukta zararın hem varlığının hem de miktarının saptanmasında kural olarak bir sorun çıkmamaktadır.[19] Özellikle ‘şeylere’ yönelik zararın saptanmasında, “onların objektif değerinin, piyasada kendileri için biçilen değerin; bir başka değişle değişim-piyasa değeri esas alınır.”[20]

 Ancak ortaya çıkan GDO-biyogüvenlik sarmalı göstermektedir ki bu sorunların tanımlanabilmesi ve çözümünün bulunması geleneksel hukuk kavramlarıyla imkânsızdır.[21] Bu nedenle de illa ki pozitif hukuk sınırları içinde kalınacaksa da zarar kavramı geleneksel hukukta olduğu gibi tanımlanamaz.[22] Zarar kavramı “çevrenin fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmasından yola çıkarak çevresel kirliliğin yol açtığı biyolojik ve sağlığa ilişkin zarar ile maddesel zararın tipine; akut, kronik veya sonraki döneme uzanan etkilere ve etkilenen alanın değerine” [23] göre ele alınmalıdır. [24]

 Yani biyogüvenlik kavramı söz konusu olduğunda yalnızca mülkle ve fiziksel bütünlükle sınırlı kalın(a)nar[25] bir değerlendirme yapılamaz. Ancak zararın maddi olarak giderilmesini esas alan bir biyogüvenlik sisteminde bu “maddi” giderimin nasıl sağlanacağı belli değildir[26]Çünkü tüm yaşam kaynakları değişim değerine kavuştuğu, mal haline geldiği andan itibaren onların tazmini de “zararın parasal giderilmesi” ekseninde göğüslenir. Peki, milyonlarca yıllık evrim sürecinde oluşmuş genetik ve biyolojik birikimin zarara uğraması durumunda bu zarar karşılanabilecek midir? Bu zarar nasıl tespit edilecektir? Genetik olarak değiştirilmiş tohumlardan elde edilmiş ürünler, bu ürünlerin tüketilmesi ve yeniden üretilmesi sürecinde bitkilere ilişkin yaratılan kültürü ortadan kaldırdığında, maddi kültürün yok oluşuna ilişkin zarar giderilebilecek midir? Tüm bir yaşam varlıklarının maddi var oluş koşullarının tehdidi karşısında giderilecek olan zarar nedir? Yaşama hakları ellerinden alına türlerin zararını kim, kime nasıl tazmin edecektir?  Peki bu zararın kapsamına girmesi muhtemel olan ama hesaplanabilir olmadığı için bu hesaba girmeyen pek çok etmen ne olacaktır? Bu sorulara yanıt verecek bir biyogüvenlik sistemine sahip olmadığımız gibi mevcut biyogüvenlik yönelimi bu sorulara yanıt bulma iddiasında de değildir.

 2.1.1.3. İhtiyatilik ve Sürekli Refleks

 Pozitif Hukukta, insanın doğayı etkileyen faaliyetlerde bulunması ve bu faaliyetlerine yönelik düzenlemeler yapması, yasaklar getirmesi ve oluşan sorunlar için önleyici ve giderici nitelikte reçeteler sunabilmesi ancak belirlenmiş bilimsel verilerin varlığı halinde mümkün[27] olduğu söylenir.  Bu durum özellikle de hukuk normlarının objektif, genel ve belirlenebilir olmaları zorunluluğu nedeniyle ve özellikle yasaklayıcı normlar bakımından kendini hissettirir.[28]

  Çünkü bu özellikler sıkı bir nedensellik ilişkisini ve başta öngörülebilirlik olmak üzere birçok temel ilkeyi beraberinde getirir.[29] Ancak yukarda da değindiğimiz gibi genel olarak ekolojik krizin özel olarak da GDOların meydana getireceği zararlar hukukun genel zarar kavramı içinde tanımlanması güç, belirlenmesi çoğu zaman imkânsız boyutlardadır.[30] Verili bilimsel imkânların ve gelişmelerin meydana gelen çevresel zararlara ölçtüğü zarar kavramı “zaman” ve “diğer değişkenler” ile çoğu kez yetersiz kalmaktadır. Bu yetersiz ve belirsizlik nedeniyle de klasik hukuk anlayışı bu alanlarda düzenleme yapmamakta yahut yaptığı düzenlemeler meydana gelebilecek zararlar karşısında değersiz görülebilmektedir.

 “Hukuk kesin bulgular beklenene kadar, hareketsiz kalmak gibi bir yol seçemez; “tehlike” kavramı esas alınarak, önlemler alınmalıdır. İhtiyat ilkesinin özü de budur; yani, tehlikeyi, riski göze almak değil; tehlikeyi, riski dikkate alarak, önlemleri düşünmektir. Böylece risk ile ihtiyat arasındaki seçimde bu ikincisinden yana tavır takınılmakla, riskten kaçınılmaktadır. ”[31]

 İhtiyat ilkesi, Türkiye’nin taraf olduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün de hukuki ilkelerindendir.[32] Bu ilke, güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin genetiği değiştirilmiş organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı bulunduğu şeklinde anlaşılmalı ve kabul edilmelidir. Ancak Türkiye’de ihtiyatilik ilkesi bu açıdan işletilmemektedir. Bu nedenle de, GDO üreticisi şirketlere, GDO’larla ilgili bilimsel verilerin “yetersizliği” ya da biyoteknolojinin hızla “gelişebilirlik” özelliği gibi soyut bahanelerle kurtuluş yolları sağlanmaya çalışılmakta mıdır? Sorusunu akıllara getirmektedir.

 Üreticinin üretim araçlarını belirleme ve toplumsallaştırabilme, toplumun gıdanın geleceğini bilme özgürlüğünün ortadan kaldırılmaması, ekolojik dengenin ve ekosistem işleyişinin istenmeyen bozulmasına neden olunmaması, GDO’nun kendisinin veya özelliklerinin istenmeyen şekilde çevreye yayılmaması, yerel çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşürülmemesi için bu gıdaların ve tarımsal ürünlerin insan ve çevre sağlığını tehdit etmediğini şirketler ispat etmedikçe bu ürünlerin kullanılmasına izin verilmemelidir.[33] Tüketicinin ürünü seçme özgürlüğüne ve herkesin yaşamı üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğu gerçeğine karşın, GDO ve ürünlerinden zarar görenlerin uğradıkları zararı ispatı bu kanunun da genel ilkesi olarak kabul edilmiştir. Oysa biyogüvenlik sisteminin olmazsa olmaz bir koşulu  geleneksel İspat yükünün tersine çevrilmesi geleneksel ispat külfeti kuralının değiştirilmesidir.[34] Yani ispat külfetinin çevresel bozulmaya yol açabilecek faaliyetten etkilenen ve karşı çıkanlardan alınıp çevresel kaynakları kullananlara yüklenmesi yani yer değiştirmesidir. Biyogüvenlik sistemi, biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik hazırlanıyorsa, zarara uğrayanlar GDO’lar nedeniyle zarara uğradıklarını ispatlamak zorunda bırakılamazlar.[35] Zararın, GDO ve ürünlerinden kaynaklanmadığını, GDO’ların zarara neden olmadığını ispat yükü, GDO’yu piyasaya süren, izin veren, üreten ve kullandıranlardadır.

 9. Kalkınma Planı’nda açıkça tüketicilerin duyarlılıklarına önem verilmesi gerektiği ve fakat bu önemin bu alanda yapılacak çalışma ve hazırlıklara engel teşkil etmemesi gerektiği belirtilmiştir.[36] Diğer bir deyişle 9. Kalkınma Planında GDO’lara karşı halkın muhalefetine ‘duyarlılıktan’ öte değer verilmemesi telkin edilmiştir. Bu nedenle bir biyogüvenlik sistemi oluşturulurken geleneksel sorumluluk biçimlerinin ötesinde bir tahayyüle ihtiyaç vardır. GDO ve ürünlerini üretenler, doğa olayları nedeniyle bu ürünlerin çevreye salımından sorumlu tutulmalıdırlar.  Bu ürünleri üretenler için mücbir sebebin, illiyet bağını kesen, kabul edilebilir, bir sebep olmadığı açıktır. Oysa ki mevcut kanuna göre, sel, dolu gibi olaylarla GDOların çevreye zarar vermesi durumunda sorumluluk hükümleri uygulanmayacaktır.  GDO’lar için mücbir sebebin illiyet bağını kesen neden olarak kabul edilmesi “doğa olaylarının tamamının” mücbir sebep kavramı içinde şirketler tarafından ileri sürülebilmesine olanak tanır ki, bu durum mevcut mahkeme kararlarına ve  çevre hukuku açısından sorumluluk hukukunun ilkelerine;  hukuk devletinin ilkelerine aykırıdır.

 Buna karşın mevcut pozitif hukukun zarar, nedensellik bağı sınırları dışına taşamayan, çevreyi bir değişim değeri olarak algılayan egemen hukuk yaklaşımının ekseninde bir kurguyla risk, zarar ve sorumluklar tanımlanmaktadır.

 2.1.2. İktisadi ve Örgütsel Çerçeve

 2.1.2.1. Biyogüvenlik Yönetimi ve Karar Alma Süreçlerine Katılım

Bu kavramsal setin belli bir kamu yönetimi anlayışınca şekillendirilmesi her türlü kanun yapma tekniğinin olmazsa olmaz ilkelerindedir. İnceleme konusu yaptığımız yasada da biyogüvenlik yönetimi bir kurumsal çerçeveye oturtulmak istenmektedir. Bu kurumsal yönetim anlayışı temel olarak Tarım ve Köy İşleri Bankalığı uhdesinde kurumsallaştırılmıştır. Biyogüvenlik faalitlerini yürütmek üzere Tarım ve Köy İşleri Baknlığı’nın sekretaryasını yürüteceği bir Biyogüvenlik Kurulu oluşturulmuştur. Kurul üyeleri  Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından teşkil ettirilmiştir. Kurul faaliyetlerini yürütmek için gerektiği kadar, uzmanlar listesi oluşturmak,  bilimsel komiteler oluşturmak, risk değerlendirme ve sosyo ekonomik değerlendirme raporlarına göre kurul kararlarını oluşturmak, izleme raporlarına dayanarak, karar vermek, kararlarını geri almak, ürünlerin toplatma, imha ve benzeri yaptırımlara ilişkin bakanlığa sunmak görev ve yetkisiyle donatılmıştır.

 Biyogüvenlik kurulu altında, kurula GDOlu ürünlerin piyasaya sürümü  için yapılan başvurular olmak üzere konu hakkında değerlendirmelerde bulunmak üzere, risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme komitesi ile diğer bilimsel komiteler oluşturulabilecektir. Uzmanlar listesi Üniversiteler veya TÜBİTAK  ile kurul tarafından gerekli görülen alanlarda çalışanlar arasından seçilir. Kurul tarafından gerekli görülen alanlarda çalışanların kim olduğunun hangi kriterlere göre belirleneceği ise muğlaktır. Bu gerekli görülen alanda çalışanlar, tohum ve gıda şirketlerinde çalışanlar olabileceği gibi, tüketici ve üretici örgütleri temsilcileri de olabilecektir. Bu konuda kurula sınırsız bir takdir hakkı tanınmıştır. Bununla birlikte daha önceden Biyogüvenlik faaliyetlerinin nasıl yürütülemsi gerektiğine dair yoğun tartışmalar olduğunu da hatırlatmak gerekir. Biyogüvenlik Kurumu’nun oluşturulmasına yönelik taslaklardan sonra gelinen noktada Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Bİogüvenlik Kurulu ile örgütlenme bir bakanlığın uhdesine bırakılmıştır.  Burada önemli olan nokta ise kurulun aldığı kararların denetlenmesi sürecinin nasıl sağlanabileceğine yönelik sorunun giderilmesi gerekmektedir.

 Biyogüvenlik kurulunun aldığı kararların dayanağını teşkil eden komite kararlarının ise hiçbir kişi ve kuruma verilmeyeceği, hizmete özel olarak hazırlandığı düzenlenmektedir. Bu kurul kararlarının ne olduğunun bilinebilirliğini, kararların bilimsel ve sosyal – ekonomik – ekolojik değerlerle ne kadar örtüşüp örtüşmediğinin kamuoyu tarafından değerlendirilmesi, tartışılması ve yargısal denetim veya kamuoyu denetimi yoluyla alınan kararlara katılımının önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu nedenle kurul kararlarına ulaşabilme olanaklarının sağlanması yönünde düzenlemelere ihtiyaç vardır. Aksi durumda Resmi biyogüvenlik politikasında bürokrasi ve şirketler ekseninde bir bilgi ağı yaratılacak ve toplum ve doğanın geleceğini belirleyen konularda kişilerin bilgi edinmesinin önü kapatılacaktır. Kurulun kararlarına halkın etkin biçimde katılımasına olanak sağlayacak bilgi edinme olanaklarının yaratılmaması durumunda, tüm bir canlı yaşamın yönetimi bir kuruma emanet edilecektir.[37]

 Kamu otoritesi tarafından alınan kararlar kişilerin şimdiki ve gelecek yaşamlarını ya doğrudan ya dolayısıyla etkileyen yani onların görüşlerinin de alınmasının zorunlu olduğu kararlardır. Kişilerin yaşamlarını doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle halkın karar alma sürecine dâhil edilmeleri gereklidir. Bunun için de halkın öncelikle bilgilendirilmesi daha sonrada devlet yönetimine ve karar alma süreçlerine aktif katılım yollarının geliştirilmesi gerekir. [38]

 Kısaca, alınan kararların halka açılması aşamasından önce karar alma sürecinde halkın katılımının sağlanması, burjuva demokrasisi sınırları içinde bilgi edinme ve kamuoyunun doğru bilgi sunulması süreciyle kurumsallaşabilir. Bu süreç yurttaşların, karar alanlardan bekledikleri hukuki güvenlik duygusunun korunması zorunluluğunun da bir sonucudur. Bu açıdan da biyogüvenlik sisteminin işleyebilmesi için halkın karar alma süreçlerine katılmasına olanak sağlanmalıdır. [39] Mevcut haliyle ise Biyogüvenlik sistemi halkın, alınan kararların içeriğini öğrenme olanağına dahi kapılarını kapatmıştır.

 Oysa ki “Katılım ilkesi”nin çevre hukuku açısından tanımı “bireylerin çevresel yönetim sürecinde rol oynamaları, etkide bulunmaları ve böylelikle kendi yaşamlarını şekillendirecek bu süreci yönlendirmeleri”dir.[40] ‘Etkide bulunmak’ ya da ‘rol oynama ve yönlendirmenin’ anlamı bireylerin kendi görüş ve önerilerini ortaya koymaları demektir. Katılım sistematik olarak iki başlık altında: çevresel karar alım sürecine katılım ve kararların uygulanması sürecinde katılım olarak incelenir.[41]

 GDO’yu piyasaya süren şirketler ve buna izin verenler, tüketicileri, üreticileri ve kullanıcıları; biyogüvenliğin sağlanması için GDO’nun özellikleri hakkında bilgilendirmeleri ve GDO’nun insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliğe etkilerini kişilerin bulundukları konumlar itibariyle ortaya koymalarının sağlanması gerekir.  Buna karşın mevcut biyogüvenlik sisteminin ortaya koyduğu anlayış içinde bir devlet sırı sınırı içinde değerlendirilen kurul kararları ve komite raporlarının bağımsız biçimde oluşturulmasının yegane garantisinin kamu denetimi olduğu bilinmelidir. Buna olanak tanımayan her türlü yönetim anlayışının istisna rejimlerini olağan bir biçime sokacağı, topluma karşı her hangi bir sorumluluk duymayan bir yönetim anlayışının kök salmasına yol verecektir. Bilim insanlarının bağımsız karar verebileceğine duyulan özsel inancın sonucu olarak, bilimin yansız ve objektif karar verecek, rasyonel bir mekanizmaya sahip olduğuna yönelik öznel poltik söylem üzerinde yükselen karar alma süreçlerinde doğa gibi toplum da hiçleştirilecektir. Bürokrasinin hegemonyasına girmiş bilim ve uzmanların verdikleri kararların özünde sınıfsal tercihlerin ve ideolojik konumlanışların sonucu olduğu görülmediğinde mevcut durum anlayışla karşılanabilir. Ancak, şirketlerin ve devletin beka strateji olarak egemenliğini kuran iktisadi kalkınmanın gerekleri gerekçe gösterilerek karar alınmasının önünün alınmasının yolu bu kararlarda, zayıf toplumsal sınıfların çıkarlarını gözeten bir etkin denetim mekanizmasının ancak yargısal ve kamusal denetim yoluyla hayata geçirilebileceğini de hatırlatmak gerekmektedir.

 2.1.2.2. Yeni Sorunlara Eski Çözümler: İktisat

 Kapitalist iktisadın “zorunlulukları” kendini hukukun egemenlik zemininde yeniden üretmektedir. Bununla birlikte hukuk da kendini bilimin “mutlak” bilgisine terk ettirilerek, iktisat ve bilim arasındaki ilişki hukuk dolayımıyla inşa edilir.

 Biyoteknoloji fetişizminin dünyanın yeni kurtarıcısı olarak palazlandığı ve bilimsel referansların bir tür pazarlama tekniği halinde sunulduğu piyasa ekonomisinde, biyogüvenlik konusunda ki çalışmalar iktisadın yasalarına mahkûm kalmaktadır.[42]

 Kaldı ki biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin üretime uygulanması özellikle tarımda yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla, kapitalist üretimin hızı biyogüvenlik rejiminin kendinde metanetli yaklaşımının hızını alt üst edecektir.[43] Özellikle içinden geçtiğimiz eski dünyayı yenileme düzenini savunanlar açısından[44], ilerleme bir tür modern olanın teknik tekrarı olarak görüldükçe, biyolojizmden beslenen hayat[45] ve onun hukuki düzenlemeleri de eninde sonunda bu eksenden beslenecektir. “Ulusal Biyogüvenlik Kanununun” amacı da bu doğrultuda hazırlanmıştır. [46]  Biyolojik çeşitlilik ve gen piyasada değişim değerine kavuştuğu, mal haline geldiği andan itibaren bu piyasanın denetlenmesi ihtiyacı da kendini açığa çıkartır.

  Yüzyılı aşkın bir zamandır süren gen emperyalizminde; artık yeni bir dönemeç ortaya çıkmıştır, bu dönemeçte kutsallığının tahtına oturan bilim ve insanları, bütün yaşamın nesnel bilgisini elinde tutan modern büyücüler olarak kendilerini kutsamaktadır.[47]

 Bu yeni emperyal süreçte ulusal devletlerin rolü de piyasanın denetimi ve yeniden düzenlenmesine evrilmektedir. Piyasanın “görünmez eli” biyogüvenlik konusunda da harekete geçirilmiştir[48] Tüm sorunsa bu görünmez elin sıkıntılarının etik ve hukuki olarak nasıl düzenlenebileceği sorununa indirgenir. Etik bir mesele temelinde tartıştırıldığı sürece de tüm sorumluluk bu düzenlemeleri uygulayanların sırtındadır.[49] Biyogüvenliğe duyulan ihtiyaç bu açıdan biyoteknoloji ürünlerinin güvenli ticaretine yönelik bir ihtiyaç olmaktan görüldüğü sürece GDOlar konusunda karar verecek olan uzmanlar oligarşisini ideolojik olarak belirleyen sermaye, eninde sonunda doğanın ve toplumun sömürüsüne hukuki gerekçeler üretebilecektir.

 SONUÇ: DOĞA VE EMEK  SÖMÜRÜSÜNE GİDEN YOL

 Dünya üzerindeki tüm canlılar hayatlarını sürdürebilmek için su ve gıdaya gereksinim duyarlar. Canlı kalabilmenin tartışmasız ön koşulu olan bu iki varlık insanlar için de bir zorunluluk ve haktır. Su ve gıdanın egemenliğini ele geçiren ya da geçirmeye çalışan kişi, grup ya da şirketler insanlığın yaşam koşullarını boyunduruk altına almış, yaşam haklarını ellerine geçirmiş olurlar. Türkiye’ye yıllardır genetiği değiştirilmiş tarımsal ürünler ve gıda girmektedir. Bu sürecin yarattığı ekolojik tahribatın boyutları ise bilinmemektedir. Henüz sistematik düzeyde genetik ve biyolojik çeşitliliğinin bilgisini ortaya koyamamış bir yönetim anlayışı hızlı bir biçimde GDOların piyasaya girişini güvence altına alacak bir hukuk rejimi inşa etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün imzalanmasının ardından T.C.hükümetleri doğayı ve toplumu korumayı esas alan bir Biyogüvenlik Yasası çıkartamamıştır.  2004 yılından bu yana ülkenin gen varlıklarını, biyolojik çeşitliliğini koruyacak, tarım ve gıda egemenliğini sağlayacak, çiftçilerin ezilmelerini, yok olmalarını engelleyecek, tüketicilerin güvenli ve sağlıklı gıda ihtiyacını karşılayacak bir hukuk anlayışından uzak yasal çerçeve oluşmaktadır. Ortaya çıkan yasa, biyogüvenliği risk sistemine oturtarak bir yanıyla GDOları canlı yaşamın olmazsa olmazı haline getirmekte diğer yandan da şizofreni toplumunu ve korkuya dayalı egemen kültürü yeniden üretmektedir.

 2006 yılında çıkartılan Tohumculuk Hakkında Kanun,  2007 yılında Türkiye’nin UPOV’a dahil olması, Islahçı Hakları Hakkında Kanun, Biyogüvenlik Kanunu tarımsal sistemde özel mülkiyete dayalı kapitalist ilişkiler ağının hukuk dolayımıyla kök salmasının zeminini hazırlamaktadır. Bu kapitalist ilişkiler ağının derinleşmesinden daha derin sorunlarla karşı karşıya kadığımız ise akıldan çıkarılmamalıdır.

 Gıda, su, tohum gibi varlıkların sermaye tarafından denetim altına alınmasına dayanan yeni dönem sömürü biçimi bir yanıyla emeğin diğer yanıyla doğanın sömürü süreçlerini keskinleştirmektedir. Bu sömürü rejimi içinde toplumun kendi varlık koşullarını, üretim ve kendini yönetebilme yetisine sahip olma olanaklarının iğdiş edilmesinin önünün alınması ise her şeyden önce yaşanılan sorunun derinliğinin kavranması ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda biyogüvenlik yasası, basit bir biçimde GDO ve bunlara dayalı ürünlerin piyasada nasıl dolaşıma gireceği ile sınırlı olarak değerlendirilemez. Mevcut biyogüvenlik mekanizmasının inşası sürecinde, GDOları yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak kurgulayan hukuk rejimi, aynı zamanda GDOların risk sistemine dayalı sorumluluk biçimleri inşasında da zayıf toplumsal grupları korumaktan uzak bir yaklaşım sergilemektedir. Riski daimi ve değişmez bir veri olarak kabul eden ve bu anlamda da bu riskin ne olduğunu ancak uzmanların hegemonyasında bir kurulla belirlenebileceğine yönelik bir hukuk sistemi, aynı zamanda sermayenin dolayısız bir biçimde doğayı ve emeği sömürmesinde bilimi bir araç haline getirmektedir. Bilisel bilgiyi ve bilimi tarihsel bağlamlarından kopartarak yansız bir nesnellik düzeyinden kurgulayan bu hukuk rejimi, bu verilere dayalı olarak alınan kararlın toplumla paylaşılmasına dahi gerek görmemiştir. Toplumun ve doğanın geleceğinin ne olacağı hakkında kararların nasıl alınması gerektiği konusunda ortaya çıkan bu eğilim bir yanıyla sömürüyü doğal bir olgu olarak hukuk rejiminin temeline yerleştirmektedir.

 Üretim ilişkilerini sorgulamayan, toplumsal bölüşümde temel hakkaniyet gerekliliklerini bile yerine getirmeyen bir iktisadi modelin tahakkümü altında sermayenin verili zorunluluğu olan sürekli büyüme zorunluluğu doğrultusunda, GDOları sadece piyasanın değil aynı zamanda yaşamın da bir zorunlu unsuru haline getirmeye çalışmaktadır.

 İnsanlık tarihinin doğayla binlerce yıllık karşılıklı ve birbirini belirleyerek yarattığı evriminde, yaşamın temel üretim bilgisi ve bu bilginin doğal ve toplumsal araçları üzerinde mülkiyet rejimi kurmaya çalışan hukuk sistemi, sürekli bir korku toplumu ideolojisinden beslenerek, mevcut rejime meşruiyet sağlamak istemektedir. Kendi yaşamını yeniden üretme yeteneği elinden alınan doğa ve toplum açlık, yok olma tehdidi karşısında sermaye ve onun ideolojik aygıtlarının yaşam tarzını kabul etmeye zorlanan kitleler açısından bugün temel olarak sorgulanması gereken olgu, korku toplumunun bir zorunluluk olup olmadığıdır.

 Toplumun büyük bir kesiminin karşı karşıya kaldığı kötü beslenme koşulları, şirketlerin daha ucuza üretip daha çok kar elde etmek için ürettiği GDOlu ürünlerin çözümü olarak sunulmasının bir sonucunun da toprağın ve insanların yaşamını tek tipleştirmek olduğunun görülmesi gerekir.  Tohumdan, gıdaya kadar toplumun besin üzerinde egemenlik kurma olanağı şirketlerin eline geçmiştir. Şirketlerin eline geçen besin seçme hakkı, canlı yaşamını yok etmektedir. Şirketler karlı belli ürünlere yönelmesi tarımı ve gıdayı tek tipleştirmektedir. Bu durum ürün desenini daraltmakta, toprağı güçsüz bırakmakta, biyolojik çeşitliliği yok etmekte ve toplum tek tip bir beslenmeye yönlendirilmektedir. Bu durum insan neslini daha dayanaksız hale getirmektedir. Bu nedenle tohum, gıda, su dolayımıyla emeğin ve doğanın sömürüsüne neden olan GDO ve ürünlerinin toplum ve doğanın yararına olmadığı ortadadır. Şirket egemenliğini meşrulaştıran bir biyogüvenlik sisteminin, toplumsal çıkarları koruyamayacağı gibi, sermayenin çıkarının toplum çıkarı olarak görülmesine yol açacak bir süreci de tetiklediği unutulmamalıdır.

 Ülkemiz ekolojik faktörlerini dikkate alarak biyoçeşitliliğini koruyan, kendi tohumluğunu kendi üretebilen, gıda egemenliğini sağlamayı amaç edinen ve doğa-emek üzerinde sömürü mekanizmaları geliştirmeyen bir koruma anlayışına ihtiyaç vardır. Tartıştığımız biyogüvenlik yasası ise bu zorunlulukları karşılayacak bir yasal düzenleme değildir. Hukukun sınırlılıkları içinde bu yolun açılıp açılmayacağını ise toplumsal ve siyasal mücadele gösterecektir.

KAYNAKÇA

ALTHUSSER, Louis, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çeviren: Ömür Sezgin, Birey ve Toplum Yayıncılık, Ankara, 1984

 BROSWİMMER, Franz, Bitki Emperyalizmi, Çeviren: Cennet Engin, Erol Demir, Bilim ve Ütopya, Sayı: 18, İstanbul, 1995

ÇİFTÇİ, Cemalettin Yaşar, Dünyada ve Türkiye’de Yemeklik Tane Baklagiller Tarımı, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Teknik Yayınlar Dizisi No:5, Ankara, 2004

 DAWKİNS, Richard, Gen Bencildir, Çeviren: Asuman Ü. Müftüoğlu, TÜBİTAK, Ankara, 2001

 FUKUOKA, Masanobu, Ekin Sapı Devrimi, Çeviren: Aykut, İstanbullu, Kaos Yayınları, İstanbul, 2006

 FROLOV, I.T., Biyolojide Diyalektik Yöntem, Çeviren: Yakup Şahan, Broy Yayınları, İstanbul, 1986

 FUREDİ, Frank, Korku Kültürü – Risk Almamanın Riskleri, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2002

 HO, Mae-Wan, Genetik Mühendisliği [ rüya mı kabus mu?], Çeviren: Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Genel Yayın: 473, Bilim Dizisi: 13, İstanbul, 2001

 KAPLAN, Selim, Biyoteknolojiye Etik Yaklaşım: “Biyogüvenlik”, Kamu Yönetimi Dünyası, Yıl:7, Sayı:28, Ankara, 2006

 KELLER, Evelyn Fox, Genin Yüzyılı, Çeviren:Haluk Barışcan, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2004

 LECOURT, Domınıque İnsan Post İnsan, Çeviren: Hande Turan Abadan, Epos Yayınları, Ankara,2003

 SHREEVE, James, Gen Savaşları, Çeviren: Özgür Atılım Turan, Doğan Kitap, İstanbul, 2004

 ŞENEL, Adam, Teknedencilik, İndirgemecilik ve Biyolojizm, Bilim ve Ütopya, Sayı: 15, İstanbul, 1995

 TURGUT, Nükhet, Çevre Hukuku, Savaş Yayınevi, İkinci Bası, Ankara, 2001

 TURGUT, Nükhet, Çevre Politikası ve Hukuku, İmaj Yayınevi, Ankara, 2009

 TOPAL, Şeminur, Tarım, Gıda, Ekosistem Boyutuyla Biyoçeşitlilik: Toplumsal ve Yasal Yankıları, İstanbul Çevre Gönüllüleri Platformu Yayın No: 4, İstanbul, 2002

 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi, 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT Sayılı Avrupa Parlamentosu  ve Konsey Direktifi  L106-1, Yayımlanma Tarihi: 17.4.2001.

 Birinci Ulusal Tarım Ormancılık Gıda Çevre Kurultayı Çalışma Grupları Taslak Raporları, Ankara, 2005

 Biyogüvenlik Cartagena Protokolü.  Resmi Gazete. Tarih: 11 Ağustos 2003. Sayı: 25196. Kanun: 17 Haziran 2003 tarih ve 4898 sayılı Kanun.

 Dünya Su Günü 14-15 Ekim 2005 Sempozyum, TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası tarafından basılmış, Ankara, 2005

DPT, 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/ix/8kalkinmaplani.pdf 26.06.2005

 DPT, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu Biyogüvenlik ve Biyoteknoloji Özel İhtisas Komisyonu Sunusu, Ankara, 1999

 GDO Gerçeği, Modern Biyoteknoloji Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Gıda Güvenliği Notları İstanbul 2004, Yayıncı: Comart Uluslar arası Organizasyon ve Tanıtım Hizmetleri,Ankara, 2005

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük,

http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA , 22.6.2007, 14:25



[1] Bkz. Frank Furedi, Korku Kültürü – Risk Almamanın Riskleri, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2002

[2] GDO‘Ya Hayır Platformu Ankara Bileşenleri Adına, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Tüketici Hakları Derneği ve Ekoloji Kolektifi, Tarım ve Köy işleri Bakanlığı tarafından 26 Haziran 2007 tarihinde GDO ve GDO‘lu ürünlerin ithalatı, işlenmesi ve kontrolüne ilişkin hususların “yasal düzenlemelerin belirlenmesine kadar” düzenlenmesine ihtiyaç duyulduğu gerekçesi ile GDO Ve GDO‘Lu Bileşen İçeren Gıda Ve Yem Maddelerinin İthalatı, İşlenmesi Ve Kontrolüne İlişkin Hususlar Hakkında Talimat”ın geri alınması için 20.7.2007 tarihinde bir eylemlilik başlattı. Bu eylemlilik ardından talimat geri alındı.

 

[3] Cemalettin Yaşar, ÇİFTÇİ, Dünyada ve Türkiye’de Yemeklik Tane Baklagiller Tarımı, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Teknik Yayınlar Dizisi No:5, Ankara, 2004

[4] Şeminur,Topal, Tarım, Gıda, Ekosistem Boyutuyla Biyoçeşitlilik: Toplumsal ve Yasal Yankıları, İstanbul Çevre Gönüllüleri Platformu Yayın No: 4, İstanbul, 2002

[5] GEF ise Rio zirvesinde “çevre”nin “küresel kamusal mal” olarak, yani mal olarak tanınmasıyla birlikte açığa çıkan finansman ve belki de tedarik pazarlama ve satış ihtiyacının giderilmesine yönelik bir BM kuruluşudur.

[6] Örneğin tahıl ve gıda ticaretinin kuralsızlaştırılarak serbestleştirilmesini amaçlayan WTO-SPS (DTÖ-Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerine dair Anlaşma)  metninde bunların her birinin açılımını bulmak pekâlâ mümkündür.

[7] Biyogüvenlik Cartagena Protokolü,  Resmi Gazete. Tarih: 11 Ağustos 2003. Sayı: 25196. Kanun: 17 Haziran 2003 tarih ve 4898 sayılı Kanun.

[8] 26 Ekim 2009 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik de tam bu doğrultuda binde dokuzun altında GDO içeren ürünlerin etiketlenmesi koşulu aramıyordu.

[9] “Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO), Türkiye’ye son 10 yılda giren GDO’lu ürünlerin karnesini çıkarttı. Karneye göre son 10 yılda Türkiye’ye 20 milyon ton GDO’lu ürün getirtildi. Türkiye’ye yurtdışından ithalatla gelen soya, mısır, pirinç, soya fasülyesi küspesinde ağırlık ABD, Kanada gibi GDO’lu ürün üretimine ağırlık veren ülkelerden. ZMO’nun yaptığı çalışmaya göre genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) ilgili Türkiye’ye geliş yolu 1998 yılında açıldı. Çalışmaya göre 10 yılda ithal edilen GDO’lu ürünlerin toplamı 20 milyon tonu buldu. Bu rakamı mısır, soya, pamuk gibi ürünler oluşturdu. Söz konusu ürünler ABD, Arjantin, Brezilya gibi ülkelerden geliyor.” Hacer Boyacıoğlu, Türkiye’ye On Yılda 20 milyon Ton GDOlu Ürün Girdi, Referans Gazetesi, 11.11.2009

 

[10]  Tarım Araştırmaları Genel Müdürlüğü’nün (TAGEM) belirttiğine göre “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün uygulamaya konulması için çerçeve yapının geliştirilmesini amaçlayan ve TAGEM tarafından yürütülmekte olan, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)-GEF tarafından desteklenen “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi” faaliyetleri kapsamında, 06-08 Ocak 2004 , 03-05 Mart 2004 ve 30 Mart-01 Nisan 2004 tarihlerinde yapılmış olan 1., 2., 3. ve 4. çalışma toplantıları sonuçları doğrultusunda oluşturulan bir komisyon tarafından son şekli verilmiştir TAGEM’in belirttiğine göre “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarına 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda, ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlanmıştır. Toplantı sonucunda; Transgenik bitkilerin ve ürünlerinin ülkemize girişlerinde ne gibi teknik uygulamaların yapılacağına ilişkin görüş ve raporların hazırlanmasına karar verilmiştir. Daha sonra, belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda, konu “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri, Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi, Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Olur’ları ile yürürlüğe konulmuştur. Ancak, bu talimat kapsamında uygulamada ortaya bazı aksaklıklar çıkmış ve ayrıca tescil ile ilgili düzenlemelerin de yapılmasına acil ihtiyaç hasıl olmuştur. Her iki hususunda “Bitki Çeşitlerinin Tescil Edilmesine İlişkin Yönetmelik” kapsamına alınmasının uygun olacağı düşünülmüş ve ilgili kuruluş ve özel sektör temsilcilerinin de katılımı ile Aralık 1998’de bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda çıkan görüşler doğrultusunda söz konusu yönetmelikte ilgili değişikliklerin yapılması için çalışmalar devam etmektedir. Ancak, daha önce çıkartılan talimat gereği Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri, Bakanlığa bağlı Enstitülerde devam etmekte olduğundan, herhangi bir aksaklığa meydan vermemek için, “Bitki Çeşitlerinin Tescil Edilmesine İlişkin Yönetmelikte” gerekli değişiklikler yapılıncaya kadar, “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri” ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur’u ile yürürlüğe girmiştir. Ülkemizde hazırlanan mevzuat kapsamında transgenik bitkiler 1998 yılından itibaren Alan Denemelerine alınmaya başlamıştır. Değişik firmalar tarafından ithal edilen ürünlerde yapılan Alan Denemeleri Bakanlık Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Bu denemeler pamukta Harran Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Akçakale’de ve Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Antalya’da, mısır ve pamukta Çukurova Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Adana’da ve patateste Niğde Patates Araştırma Enstitüsü tarafından Niğde ve Afyon’da yürütülmüştür. Deneme sonuçlarının değerlendirilmesi neticesinde ürünlerle ilgili yeterlilik kanaati hasıl olmadığından denemelerin tekrarına karar verilmiştir. 1999 yılı denemeleri ise yine aynı ürünlerden pamukta Nazilli Pamuk Araştırma Enstitüsü tarafından Nazilli’de ve Harran TAE tarafından Akçakale’de, mısır ve Pamukta Çukurova TAE tarafından Adana’da ve patateste Patates AE tarafından Niğde’de kurulmuştur. Bu ürünlerde risk analizi ve risk değerlendirmesi yapılabilmesi için gerekli gözlem ve ölçümler yapılmaktadır. Ayrıca gıda eşdeğerliliğinin tespit edilebilmesi için de gerekli analizler ilgili laboratuarlarda yapılacaktır. Denemelere alınan transgenik bitkilerde bulunan ilave özellikler, pamukta yabancı ot ilacına ve pembe ve yeşil kurda dayanıklılık, mısırda sap kurdu ve koçan kurduna dayanıklılık, patateste ise patates böceğine dayanıklılıktır. Transgenik bitkilerin alan denemelerinin tamamlanmasını takiben tescili, üretime sokulması ve gıda zincirinde kullanılması gündeme gelecektir. Bu hususların mevzuat kapsamına alınması ile ilgili çalışmaların yıl sonu itibariyle tamamlanması planlanmaktadır. Taraf olduğumuz ve kanun hükmü taşıyan BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 8(g) bendi gereğince GDO’lardan kaynaklanabilecek riskleri kontrol altına almak amacıyla gerekli yasal, idari ve kurumsal mekanizmaları kurmak ve sürdürmek uluslar arası seviyede ulusal yükümlülüğümüzdür. “ www.tagem.gov.tr

 

[11] Kanun çıkıncaya kadar biyogüvenlik kavramı DPT tarafından hazırlanan 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu’na yansımıştır. Bu raporda biyogüvenlik kavramı, bir sistemi işaret edecek biçimde inşa edilmiştir. Buradan hareketle kavram merkezine, GDOlu ürünlerin risklerinden korunmasına karşı tedbirler sistemini almaktadır. Bu rapora göre:  “Alan Denemesi: Atmosfere açık, fakat kontrol altına alınmış bir alan içinde özel güvenlik önlemleriyle yapılan denemeler. Bu kavram halen GDO.lardan olan transgenik bitkilerin belirtilen koşullarda tarla denemelerini tanımlamak için kullanılmaktadır.

Biyogüvenlik: Modern biyoteknoloji tekniklerinin, uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması ya da, meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri kapsayan bir kavramdır.

Biyogüvenlik kontrol sistemleri: Biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin uygulanması için gerekli yetişmiş insan gücü (uzman vb.) ve teknik altyapı (laboratuvar vb.) ile desteklenmiş kurum ve kuruluşları ifade eder.

Biyoteknoloji: Özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalar.

Çevreye bilinçli salım: GDO kapsamına giren bir canlı organizmanın çevreye bilinçli ve kontrollü salımını tanımlar.

Çevreye serbest salım: GDO kapsamına giren bir canlı organizmanın çevreye kontrolsüz olarak serbestce salımını tanımlar.

DNA parmak izi: Herhangi bir canlı organizma ile özdeş olan genetik bilgilerin analizi ile elde edilen ve ilgili organizmayı tanımlayan moleküler parmak izi.

Geleneksel Biyoteknoloji: Modern bilgi ve teknolojilerin kullanımını gerektirmeyen ve insanlık tarihi boyunca deneme-yanılma yoluyla geliştirilen biyoteknoloji.

Genetik Mühendisliği: Bazen gen mühendisliği olarak da kullanılan bu tanım, genetik bir yapının insan eli ile değiştirilerek yeni genetik yapıların elde edilmesini tanımlar. Moleküler biyoloji araştırmalarında ve biyoteknolojide uygulanan bu tekniği kullananlar ( genetik mühendisliği yapanlar) yaygın kullanılan anlamı ile mühendis değildirler.

Genetik Kimlik Kartı: DNA parmak izi bilgilerinden yola çıkarak her hangi bir canlıyı tanımlayan ve diğerlerinden ayıran moleküler kimlik kartıdır..”

DPT, 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; s.8 http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/ix/8kalkinmaplani.pdf , 26.06.2005

[12] DPT tarafından hazırlanan 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki ve Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda açıkça “Son yıllarda dünyanın bir kısım ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de genetiği değiştirilmiş organizmalardan kaynaklanan riskler konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. Risk faktörleri dikkate alınarak gelişmelerin araştırmalarla desteklenmesi ve mevzuat konularında yetersizlikler bulunmaktadır.” denmiştir.  Raporda bu risklere karşı tüketicilerin bilgilendirilmesi ve bu ürünlere yönelik araştırmaların yapılması için laboratuar altyapılarının yetersizliğinin belirtidiğinin de altı çizilmelidir.

www.dpt.gov.tr/DocObjects/Download/3101/oik664.pdf  27.06.2009

[13] Risk sözcüğü TDK Türkçe sözlükte, “zarara uğrama tehlikesi” anlamında kullanılmaktadır. TDK, Türkçe Sözlük,

http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA ,22.6.2007

[14] Evelyn Fox, KELLER, Genin Yüzyılı, Çeviren:Haluk Barışcan, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2004

[15] Kanun yasalaşmadan önce ki Biyogüvenlik Yasa Taslağının tanımlar bölümünü oluşturan 2. maddesinde “çç) Risk değerlendirmesi: GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde, doğrudan veya dolaylı, derhal veya gecikmeli, sebep olabileceği risklerin ve risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelinin test, analiz, deneme gibi bilimsel yöntemlerle belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecini; ee) Risk Yönetimi: Risk değerlendirme sonucunda öngörülen ve/veya tahmin edilen olumsuz etkilerin gerçekleşmesini önlemek ve gerçekleşmesi durumunda zararı en az seviyede ve kontrol altında tutarak ortadan kaldırmak ve GDO ve ürününün izin verilen amaç ve kurallar dâhilinde kullanılmasını ve muamelesini sağlamak amacıyla alınan önlemleri ifade eder.” Şeklinde ifade edilmiştir.  Kanunun tanımlar başlıklı 2. maddesinde kalın olarak işaret edilen bölümler çıkartılmıştır. t) Risk değerlendirme: GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde sebep olabileceği risklerin ve risk kaynağının test, analiz, deneme gibi bilimsel yöntemlerle belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecini,

u) Risk yönetimi: Risk değerlendirme sonucuna göre GDO ve ürünlerinin izin verilen amaç ve kurallar dâhilinde kullanılmasını ve muamelesini sağlamak amacıyla alınan önlemleri, ifade eder.

 

[16] Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi, 2001Genetik yapıları değiştirilmiş organizmaların kasıtlı olarak çevreye salıverilmesi hakkındaki ve 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT Sayılı Avrupa Parlamentosu  ve Konsey Direktifi  L106-1, Yayımlanma Tarihi: 17.4.2001.

[17] Domınıque Lecourt, İnsan Post İnsan, Çev. Hande Turan Abadan, Epos Yayınları, Ankara,2003.

[18] Haluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, Ankara, 1961’ den naklen aktaran Nükhet Turgut, Çevre Hukuku, 2. Baskı, Savaş Yayınevi, Ankara, Kasım 2001, s.553. Ayrıca bknz: Nükhet Yılmaz Turgut, Çevre Politikası ve Hukuku, İmaj Yayınevi, Ankara, 2009, s. 281.

[19] Turgut, 2001, s. 554.

[20] Turgut, 2001, s. 554; Turgut, 2009, s. 281.

[21] Turgut, 2001, s.337.

[22] Turgut, 2001, s.555.

[23] Turgut, 2001, s. 556;.

[24] Çevresel zarar kavramı hakkında ayrıntı, özenli ve doyurucu bir çalışma için bakınız: Turgut, 2001, s. 554–568 ve Turgut, 2009, s. 284 -286.

[25] Turgut, 2001, s.557.

[26] Turgut, 2009, s. 284.

[27] Turgut, 2009, s. 334; Konuyla ilgili ayrıntılı değerlendirme ve inceleme için bknz: Turgut, 2001, s. 339–347.

[28] Turgut, 2001, s. 344,362.

[29] Turgut, 2001, s.347.

[30] Turgut, çevresel zarar sözkonusu olduğunda yalnızca kirlilikle sınırlı kalınmaması gerektiğini ve çevresel varlıklara gelecek tehlikelerin de göz önüne alınması gerektiğinin altını çizer. Bknz: Turgut, 2001, s. 358,568.

[31]  Turgut, 2001, s.553

[32] Bknz: Turgut, 2009, s.201.

[33] Turgut, 2001, s. 360. Yazar, “ ihtiyat, GDO üreticilerine, yarattıkları organizmanın çevresel zarara sebep olmayacağını gösterme yükümlülüğü” getirdiğini ifade etmiştir..

[34] Turgut’un çalışmasında yer alan ihtiyat ilkesinin uygulama araçlarından ispat yükünün tersine çevrilmesine ilişkin açıklamalarına özellikle dikkat verilmelidir. Bknz: Turgut, 2001, s.370- 372

[35] Turgut, 2009, s.194.

[36] DPT tarafından hazırlanan 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki ve Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporu, www.dpt.gov.tr/DocObjects/Download/3101/oik664.pdf  27.06.2009

[37]  Kanundan önce yukarda adını andığımız ikinci Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı’nın Biyogüvenlik Kurumu başlıklı 8. maddesinde, “Bu Kanunla verilen görevleri yapmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve malî özerkliğe sahip, özel bütçeli,bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi ve Bakanlığın ilgili kuruluşu olmak üzere Biyogüvenlik Kurumu kurulmuştur. Kurumun merkezi Ankara’dadır. Kurum; Yönetim Kurulu, Başbakanlık ve hizmet birimlerinden oluşur.” Denmiştir. Ancak bu düzenleme şu andaki kanun metninde yukarda açımladığımız biçimde değişmiştir.

[38] Konuyla ilgili olarak bknz. Turgut, 2001, s.269-341.

[39] 2006 yılında hazırlanan kanunlaşmadan bir önceki Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı’nda ise “acil durumlarda uygulanacak olan yöntem ile planların özeti” ibaresi ile yurttaşların bilgilenme kapsamı daraltılmış biçimiylede olsa bulunmaktaydı. Bu taslağın Biyogüvenlik Kurumu başlıklı 8. maddede kurumun görev ve yetkilerinin sayıldığı ilgili bendlerinde “ o) GDO’lar, ürünleri ve bunların güvenli muamelesi hakkında, kamunun eğitimi, doğru bilgilendirilmesi, kamu bilincinin oluşturulması ve halkın zamanında bilgilenmesi ve karar sürecine katılımlarının sağlanması için ihtiyaç duyulan düzenlemeleri yapmak; 1) GDO ve ürünlerinin kullanımları hakkında bilgileri ve alınan kararları zamanında halka duyurmak; halkın ve bu kanun kapsamındaki faaliyetleri gerçekleştirenlerin, Kanunun yaptırımlarını anlamalarına yardımcı olmak; halkın biyogüvenlik takas mekanizmasında yer alan bilgilere erişim yolları dahil olmak üzere, biyogüvenlik takas mekanizmasının işlevleri hakkında bilgiye erişimi sağlamak; 2) Herhangi bir özel veya tüzel kişinin yazılı başvurusu üzerine, GDO  ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenliği konusunda gizli olmayan bilgileri verir.” Denilmekteydi.

[40] Turgut, 2001, s.280.

[41] Turgut, 2001,s.281.

[42] Mae-Wan, HO, Genetik Mühendisliği [ rüya mı kabus mu?], Çeviren: Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Genel Yayın: 473, Bilim Dizisi: 13, İstanbul, 2001

[43] Masanobu, FUKUOKA, Ekin Sapı Devrimi, Çeviren: Aykut, İstanbullu, Kaos Yayınları, İstanbul, 2006

[44] Richard,DAWKİNS, Gen Bencildir, Çeviren: Asuman Ü. Müftüoğlu, TÜBİTAK, Ankara, 2001

[45] Adam Şenel, Teknedencilik, İndirgemecilik ve Biyolojizm, Bilim ve Ütopya, Sayı: 15, İstanbul, 1995

[46]Amaç ve kapsam MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı; bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir.  (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar.(3) Veteriner ve beşeri tıbbi ürünler ile kozmetik ürünleri bu Kanun kapsamı dışındadır.

2008 yılındaki Biyogüvenlik Yasa Taslağının Amaç başlıklı 1. maddesi ise şu şekildeydi,

“Bu kanunun amacı; ülkemizde çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması ile bitki, hayvan ve insan sağlığının korunması için bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve ülke ihtiyaçları çerçevesinde, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek üzere biyogüvenlik sistemi kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesini sağlamaktır.

Bu kanun GDO ve ürünleri ile ilgili araştırma geliştirme, üretim, çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme, kullanma, ithalat, ihracat, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme ve depolama dahil olmak üzere GDO ve ürünleri içeren faaliyetlere, bu faaliyetlerle ilgili gerçek kişiler ile kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine dair hükümleri kapsar. “

[47] Louis,ALTHUSSER, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çeviren: Ömür Sezgin, Birey ve Toplum Yayıncılık, Ankara, 1984

Franz, BROSWİMMER, Bitki Emperyalizmi, Çeviren: Cennet Engin, Erol Demir, Bilim ve Ütopya, Sayı: 18, İstanbul, 1995

[48] 8. Beşyıllık kalkınma raporunda DPT tarafından sunulan rapora göre “Modern biyoteknoloji araştırmaları genellikle, üniversiteler, özel sektör ve kısmen de kamu kuruluşları tarafından yürütülmektedir. Elde edilen sonuçların kullanılır hale getirilmesi ve çok büyük bir pazarının olması, bu alanda dev özel sektör kuruluşlarının yatırım yapmasına neden olmuştur. Modern biyoteknoloji araştırmaları sonucunda elde edilen ürünlerin pazarlanması ve kullanımı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Ancak, bu ürünlerin kullanımından doğacak sonuçlar hakkında kesin bilgilerin bulunmaması bir takım soru işaretleri ve tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Bu tartışmalar, insan, hayvan, çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde yoğunlaşmaktadır.” DPT, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu Biyogüvenlik ve Biyoteknoloji Özel İhtisas Komisyonu Sunusu, Ankara, 1999, s.1

[49] Biyogüvenlik sisteminin sorumluluğunu uygulayanların üzerine bir sorumluk olarak yıkan bir yaklaşım için bakınız,  Selim,KAPLAN, Biyoteknolojiye Etik Yaklaşım: “Biyogüvenlik”, Kamu Yönetimi Dünyası, Yıl:7, Sayı:28, Ankara, 2006, s.22-28


Biyogüvenlik Yasası, Korkunun Ekolojisi ve Doğanın Değişim Değeri

görünmez elin ekolojisi kapakBiyolojik güvenlik sorunu tıpkı sosyal güvenlik sorunu gibi, insanların bugünkü yaşamı ve toplumsal durumu ile ilgili olduğu kadar, insanların gelecekte nasıl bir hayat yaşamak istedikleri ve nasıl bir hayatı yaşayacakları ile ilgilidir. Bu anlamda biyolojik güvenliğin sağlanması sorunu sadece toplum sağlığına indirgenebilecek bir konu değildir. Biyolojik güvenlik, sosyal yaşamın zemini olan doğa varlıklarının geleceğini de, tarımın, gıdanın ve enerjinin geleceğini de doğrudan ilgilendirir. İnsan dışındaki varlıkların yaşamları geliştirilmediğinde, biyolojik çeşitlilik korunmadığında toplum yaşamı da pek çok riskle karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü; biyolojik yaşam tek tipleştikçe, insan yaşamı da tek tipleşmekte, ‘kelimenin birden fazla anlamıyla’ yoksullaşmaktadır.

Sürekli bir kriz rejimi olan kapitalizm başlangıcından beri aynı zamanda bir ekolojik kriz rejimidir. Ekolojik kriz günümüze özgü bir olgu olmamakla birlikte, yeni binyılda artık göz ardı edilemez bir hal almıştır. Ekolojik krizin derinleşmesinin faturasını en ağır şekilde ödeyenler ise yoksullar, emekçiler ve kapitalist dünyanın ezilenleridir.

Ekolojik krizin ortaya çıkardığı en önemli tehlike, popüler kültürde sıkça rastlanılan biçimiyle, ani bir felaketle gelen Armageddon’un ardından tüm yaşamın ortadan kalkması değil; bu ani yok oluş mitine dair korkunun sürekli diri tutulmasıdır. Eğer ki ekolojik felaketler insanlığın ani bir yıkımına yol açacak ise ve buna karşı politik tedbirler tartışılamıyorsa tehlike tam da bu noktada başlamaktadır. İşte asıl tehlike, insanlığın sonunun geleceğine yönelik bu binyılcı korku senaryoları değil; bu korkunun insanları yaşamda kaldıkları süre boyunca çekilmez bir hayata maruz bırakmasıdır. Toplumsal bilincimizin özüne yerleşmiş bu “korku kültürü”nün[1] daha da derinleşmesinin önünü alacak bir politikaya ihtiyacımız olduğu açık. Oysa ki egemen biyolojik güvenlik kavramı, sürekli insanların korkularını yeniden üretmelerine neden olacak ve gelecekleriyle ilgilenmelerinin önünü tıkayacak bir kaderciliğe savrulmalarına yol açacak bir politik hattan üretilmektedir. Her an bir salgın hastalık tehdidi altında yaşayan, her an yediği içtiği nedeniyle hastalanacağı kaygısı taşıyan bir toplumda sağlıklı toplumsal ilişkiler kurulabilir mi? Ekolojik krizin mağdurlarının milyonlarla ifade edildiği bu koşullarda, siyasal iktidarların toplum sağlığını (bu toplumun ruh sağlığını da içerir) koruyucu önlemler alması gerekirken tam bunun aksi politikalar geliştirdiği, krizin mağdurlarının değil “kar edenleri”nin cephesinde taraf olduğu da bir diğer gerçek.

Türkiye’ye denetimsiz yollarla GDOlu gıda ve yem girdiğine yönelik kamuoyunu uyaran pek çok bilgi ve açıklama karşısında, sessizlik resmi düstur olarak ilan edilmiştir. AKP Hükümeti kamuoyunun yoğun baskısı sonucunda Türkiye’ye yıllardır GDOlu gıda girdiğini ve bu riski kontrol edeceklerini açıklamak zorunda kalmıştır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile GDOları denetim altına almaya kalkmıştır. Ancak, 20 Kasım 2009 tarihinde ve sonra, 20 Ocak 2010 tarihinde ikinci bir değişiklik yaparak bu yönetmeliği bile uygulanamaz hale sokmuştur. Tarım Bakanı’nın, “bu yönetmelik çıktıktan sonra ülkeye tek bir GDOlu ürün girmeyecek” demesinden çok kısa bir süre sonra yapılan değişiklikler ve açılan davalar ile süreç hükümet nezdinde soğumaya bırakılmıştır. Bu GDOlu ürünlerin ülkeye girişine yönelik düzenleme yapılması girişimi ise ilk kez 2007 yılında gerçekleşmiştir. Ancak bu ürünleri o yıllarda ülkeye girişine yönelik düzenlemeler yoğun bir muhalefet ile engellenmiştir.[2]

Şimdi ise AB uyum sürecinde malların serbest dolaşımı başlığı altında GDOlu ürünlerin ülkeye girişinin önü açılmaktadır. Bu yoğun mücadele sürecinde kamuoyunun etkin denetiminden uzak biçimde yürütülen kanun çalışmaları nihayete ermiştir. Ancak ülkenin biyolojik güvenliğinin nasıl sağlanacağı hususundaki tartışmalar bitmemiştir. Bu konuda Türkiye’nin onayladığı Biyogüvenlik protokolü bu düzenlemenin yasayla yapılamasına yönelik zorunluluğu bir uluslar arası gereklilik olarak görüp, sorumluluk savma anlayışı ile bir yasa hazırlanmıştır. GDO’ların tarım, çevre, sağlık üzerindeki “riskleri” Türkiye tarafından kabul edilmiş ve bu konuda Uluslararası sözleşmelerin tarafı olunmuş olsa da biyolojik güvenliğin sağlanmasına yönelik bir mekanizma yaratılmamıştır. Bu mekanizma dar anlamda bir “biyogüvenlik yasası” çıkartma olarak algılanmaktadır. Oysa ki biyogüvenlik sistemi tek başına bir kanun çıkartmakla kurulamaz.

Türkiye resmi düzeyde bir biyogüvenlik sistemi oluşturma noktasından oldukça uzaktır. İdari, hukuki ve teknik yetersizlikler bir yana sorunun aciliyeti ve önemi siyasal iktidarlarca göz ardı edilmektedir. Uluslararası yükümlükler gündeme geldiğinde biyogüvenlik kavramı hatırlanmaktadır. Bu çalışmanın konusunu oluşturan, Biyogüvenlik politikamızın en somut göstergesi olan “Ulusal Biyogüvenlik Yasası” da bu eksende değerlendirmeye muhtaçtır. Burada yapılacak olan, yasa üzerine teknik bir değerlendirme yapmaktan çok, bu yasanın dayandığı politik ve iktisadi argümanların biyolojik güvenliği sağlama kapasitesinin değerlendirilmesi olacaktır. Bu açıdan temel olarak, biyogüvenlik tartışmalarının resmi düzeyde nasıl ele alındığını değerlendirmek gerekmektedir. Bu değerlendirmenin olası sonuçları üzerine odaklanarak bu eksende egemen biyogüvenlik politikasının kilitlendiği nihai amaç olan “GDOlu malların pazardaki güvenliği” yaklaşımı eleştirel bir perspektiften değerlendirilmeye çalışılacaktır. Bu eleştirel tutum üzerinden de sosyal güvenliğin temeli olarak görülmesi gereken biyogüvenlik konusunda nasıl bir politika oluşturulmalıdır sorusunun yanıtı aranmaya çalışılacaktır.

1. RESMİ BİYOGÜVENLİK POLİTİKASININ TEMELLERİ

1.1.İKTİSADİ VE POLİTİK TEMEL

Birleşmiş Milletler 4 Haziran 1992’de, yani Şubat Karnavalı’ndan dört ay sonra Rio de Janerio’da “Çevre ve Kalkınma” konferansını toplayıp “Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu” nu imzaya açtığında, dünyanın en büyük biyoteknoloji firmaları ve laboratuarları Midland’daki 27 kilometrekarelik DNA vadisine çoktan yerleşmişlerdi. Böylece çoktan Brezilya kestanesinin genleri soya fasulyesine aktarılmış ve tarıma elverişli Brezilya topraklarının üçte birinden fazlasına yayılmıştı.

Sözleşmeden sekiz yıl sonra bu kez Cartagena’da üslenen aynı “Milletler”, “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü”nü Konvansiyona ek protokol olarak kabul ettiklerinde ise, sadece İspanya topraklarının 30.000 hektardan fazlası, dünya tarıma elverişli ekim alanlarının ise sözleşmeden bu yana 25 misli artarak, yani 44,2 milyon hektara yakını Vadi çalışanlarının hizmetine tahsis edilmiş bulunuyordu.[3]

Ama 2000 yılının başında yalnızca bu protokol kabul edilmekle kalmadı, aynı tarihlerde biyogenetik firmaların regülasyon yükümlülüğü altına sokulmasını öneren BM Transnasyonel Şirketler Merkezi bizzat BM tarafından cezalandırılarak lağvedildi ve yerine en büyük 250 şirketin “kendi kendisini kontrol edeceğine” söz verdiği “BM Global Compact” şirketler konvansiyonu kuruldu. Biyogüvenlik Protokolü’nün taraf devletlerin imzasına açıldığı tarih olan 2000 yılının mayıs ayına gelindiğinde ise hemen kuzeyde İsveç’in Malmö kentinde toplanmış olan BM Çevre Bakanları Konferansı, çevre ve kalkınma sorunlarının “Global Compact” öncülüğündeki “governence”(yönetişim) anlayışı içinde çözülebileceğini ilan ediyordu.

Biyogüvenlik Protokolü’nün mehazı sayılması gereken “Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına Dair Sözleşme” ye göre çeşitliliğin korunması; biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik kaynağın kullanımından doğan yararın taraf milletler arasında “hakça” paylaşımı ile aynı anlama geliyordu. Sürdürülebilir kullanım; “çeşitlilik unsurlarının uzun dönemde azalmasına yol açmayacak şekilde ve oranda kullanımı” demekti. Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımından ise “milli egemenlik” prensibinden hareketle, ulusal devletler sorumlu tutulmuştu.[4]

Yarar paylaşımı adı altında düzenlenen ilk husus, “biyolojik kaynaklara erişim hakkı” idi; diğer bir deyişle, bir devletin öteki devlete ait gen kaynaklarını kullanma hakkı. Sözleşme’nin 15. maddesinde, kaynaklara erişim hakkı, bu hakkın içeriği ve miktar ayarlamaları öncelikle ikili veya tek taraflı anlaşmalarla mutabık kalınan şartlara tabi kılınıyordu. Bu hukuk sarmalından çıkan netice ise basitçe söylemek gerekirse şu oluyordu; kullanım sorumluluğu milli devletlerde, kullanım yetkisi ise milletlerarası topluluklarda.

Böylece sadece sözleşmenin imzalandığı 1992 yılından bu yana ve sözleşmenin gözetimi altında, onlarca yoksul “egemen devlet” gen kaynaklarının kullanımını 500 den fazla ikili anlaşma ile ve TRIPs plus ya da UPOV adı altında, birkaç egemen devlete devretmiş oldu. Şimdi bu kaynaklar Midland’da gen vadisi çalışanlarınca kullanılmakta.

Gerçekte kaynağını BM’nin 1962 tarihli “Doğal Kaynaklar Üzerinde Daimi Egemenlik Kararı”nda bulan bu dâhiyane yaklaşım, milli egemenlik safsatası yani, yüzyıl boyunca bütün kritik müzakerelerde sermayenin çıkarını ulusal üstü düzenlemelere, yoksul halkın çıkarını ise “ulusal egemenliğe” havale eden döngüsüyle epeyce iş gördü ve hala görmekte.

Sözleşmede burjuva hukukunun dolambaçlı diliyle ustalıkla örülmüş bir diğer husus ise doğrudan “yarar paylaşımı” ile ilgili idi. Bu husus genetik kaynaklar üzerindeki bilimsel araştırmalara devletlerin karşılıklı katılımını ve bu kaynakların ticari ya da başka amaçla kullanımından elde edilen yararın paylaşımını bir hak olarak düzenliyordu. Hakkın öznesi yani yararlanıcısı ise, “biyolojik kaynakları temin eden taraf “olarak tayin edilmişti. Buraya kadar makul görünmekle birlikte sözleşmenin giriş kısmında yapılan terim tanımlamaları işin rengini iyiden iyiye değiştiriyordu.

Buna göre; ‘Menşe Ülke’, genetik kaynaklara in-sitü koşullarda sahip olan ülke anlamına geliyordu. Temin eden ülke ise (herhangi bir yasallık kriteri gözetilmiyordu) bu kaynakları menşe ülkeden toplayan veya temin eden ülke; yani biyokorsanlar. Sözleşmede yararın kendisiyle paylaşılması istenilen taraf işte bu ikinci gruptakilerdi “Adil ve eşit”!

Biyolojik çeşitlilik sözleşmesinin eki Biyogüvenlik Protokolü ve ondan iktibasla hazırlanan ulusal “Biyogüvenlik Yasa Taslağı” da bu politik izleği takip ediyordu. Dünyada yürürlüğe giriş tarihi 11.10.2003 olan Protokolün Resmi Gazetede yayımlandığı tarih 24.6.2003 oldu. Yürürlüğe giriş tarihi ise 24.1.2004 olarak belirlendi. Yani protokol 24 Ocaktan bu yana Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası hükmü gereği mer’i kanuna eşdeğer olacak şekliyle yürürlükte bulunuyor.

Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı ise aslında protokolün Resmi Gazetede yayımlanmasından çok önce, 18 Eylül 2002 tarihinde başlatılan ve 444.000 dolarlık proje finansmanının yarısına yakını BM Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından karşılanmakta olan “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi’nin” mevzuat ayağı oldu.[5]

1.2. HUKUKİ TEMEL: BİYOGÜVENLİK PROTOKOLÜ

Protokol bütün bir ulusal mevzuat ayarlamalarının mehazını teşkil ettiğine göre öncelikli ve detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Dibacesine kayıtlı olduğu şekliyle, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün tarafları, “modern biyoteknolojinin çevre ve insan sağlığı için yeterli güvenlik tedbirleri ile birlikte geliştirilmesi ve kullanılması halinde insanlığın refahı için büyük potansiyele sahip olduğunu kabul ederek” ve Rio’’da kabul edilen “ihtiyatlılık prensibi”nin ışığında söze başlıyorlardı.

Ardından genetiği değiştirilmiş organizmaların “güvenli nakli muamelesi ve kullanımı” alanında yeterli(!) bir koruma düzeyinin sağlanmasını taahhüt ediyorlardı. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş organizmaların nakli, muamelesi ve kullanımını da taahhüt altına almış oldular. Bu nedenle olacak ki, protokole damgasını vuran temel rejim, genetiği değiştirilmiş organizma ticareti için “yasaklama” değil, daha çok “bilimsel belirsizlik- risk belirsizliği”, “risk”, “risk değerlendirme” ve “riskin yönetilmesi” kavramlarının etrafında uçuştuğu bir tür aşamalı serbestleştirme fikrinin merkezden ulusal piyasalara ihracı şeklinde gelişiyordu. Esasen bu “risk”, “risk belirsizliği”, “risk değerlendirme”, “güvenli kullanım (etiketleme v.s dâhil)” benzeri kavramlar hiç de yeni değildi.[6]

Bununla birlikte GDO ve GDO’lu ürünlerin tamamının Protokol kapsamına alınarak güvenli muamelesinin taahhüt edildiğini düşünmek de yanıltıcı olur. Çünkü “Amaç” maddesine, güvenli muamelesi hedeflenenlerin “biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek organizmalar” olduğu açıkça belirtilmiştir. Buradan çıkan sonuç zararsız ve denetimi gerekmeyen GDO’ların da mevcut olduğunun imasıdır. Bu imayı destekleyecek nitelik olacak şekilde de 7/4 maddesinde “olumsuz etkiye sahip olması olası görülmeyen”[7] GDO’lardan söz edilerek bunların ön bildirim, dolayısıyla büyük ölçüde risk değerlendirme sürecinin dışında bırakılması sağlanmaya çalışılmıştır. Protokol’ün “Risk Yönetimi” başlıklı 16/5 maddesi ise tarafların olumsuz etkiye sahip GDO’ların belirlenmesi konusunda işbirliği yapacakları hususunu bağıtlıyor. Bu haliyle yakın gelecekte GDO’lar dünyasının da akranı olan tüm tarım kimyasalları, gübre ve yem katkılarında olduğu gibi, zararlılar ve zararsızlar olarak sınıflandırılıp, karar süreçlerinin standartlaştırılacağını tahmin etmek güç değil.[8] Çünkü ekonominin bakış açısına indirgendiğinde hiçbir satışın ötekinden farkı yoktur.

Protokol, devletlerarası bir anlaşma olması nedeniyle, daha ziyade “sınır ötesi hareketler” olarak adlandırdığı ithalat-ihracat işlemleri üzerine odaklanmıştır. Sınır ötesi hareketler ise “kasıtlı çevreye salım”, diğer bir deyişle “genetiği değiştirilmiş organizmanın açık ve geniş alanda üretimi maksatlı” tohum ithalatı ve kastî olmayan yani “gıda ya da yem olarak veya doğrudan işleme amaçlı ithalat” olarak iki ayrı prosedürde ele alınmıştır.

Kasıtlı çevreye salım, yani GDO’lu tohumluklar için kararlaştırılan kontrol mekanizması, diğerine göre ağırlaştırılmış prosedürler içeriyor. Örneğin protokol kapsamında ön bildirim anlaşmasından doğan yükümler kapsamına yalnızca kasıtlı çevreye salımın konusunu teşkil eden tohumluklar alınmış; GDO’ların araştırılması veya geliştirilmesi için öngörülen “kapalı kullanım” esasları, gıda, yem veya doğrudan işleme amaçlı ithal edilen ürünler ön bildirim anlaşması kapsamının dışında bırakılmıştır.

Ön bildirim süreci, ihracatçı taraf ya da doğrudan ihracatçı tarafından ithalatçı tarafa yapacağı ve protokolle kararlaştırılan bilgileri içermesi öngörülen bir bildirimle başlatılıyor. Ön cevap adı verilen ve ithalatçı tarafın başvuruya ilişkin ön değerlendirmesinin ihracatçıya bildirildiği bir tür “usul muhakemesi” ile devam ediyor; başvurunun protokolle belirlenmiş olan usul şartlarını sağlaması halinde ise bu kez ikinci aşamaya yani “esastan” karar aşamasına geçiliyor.

Yetkili ulusal mercii tarafından verilecek olan nihai kararın protokole göre iki şekli var: koşullu ya da koşulsuz ithalat onayı veya doğrudan doğruya ithalatın yasaklanması. Protokolde yasak hallere ilişkin hiçbir ön belirleme bulunmuyor. Bütün bir karar süreci “risk değerlendirme” adı verilen ve ölçütleri protokolün III numaralı ekinde belirtilmiş olan bir tür ”bilirkişilik” müessesesinin sonuçlarına terkedilmiş durumda. Ama birleşen milletler bununla da yetinememiş olacak ki, 15.maddenin 2. fıkrasına şöyle bir cümle iliştirilmiş: “ithalat tarafı ihracatçının risk değerlendirmesi yapmasını şart koşabilir”. Gerçekte bu ifadenin burjuva hukukun asgari temel prensipleri gözetildiğinde dahi skandaldan farkı yoktur. Meseleye tabiatın temel yasalarıyla bakılacak olursa da tek bir karşılığı bulunabilir; kurdu kuzuya çoban koşmak!

Öte yandan risk değerlendirmesine ilişkin üçüncü genel prensip, bu değerlendirmeyi yapacak olanları “uluslararası kuruluşların tavsiye ve rehberlerini” göz önünde bulundurmaları konusunda uyarıyor. Aslında bu rehber, FAO (Gıda Tarım Örgütü)’ nun bir alt organizasyonu olan Codex Alimenterius Commission (CAC) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’ nün tahıl ve gıda kodeksinden başka bir şey olmayacaktır elbet.

Bu kodeks, yani zararlılar listesi, ise tohum ve tahıl ticaretinde söz sahibi dev firmaların da katıldığı ve CAC tarafından organize edilen toplantılarda kararlaştırılıyor. Bu güvenlik standartları Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşma (SPS) ekinde bitki sağlığı standartları olarak yer alan ve yılardır örneğin NAFTA ülkelerinde titizlikle uygulanmakla sonuçları bilinen standartlardır.

Protokolün genetiği değiştirilmiş organizma ticaretine yaklaşımının belirlenmesi bakımından önem taşıyan başka bir husus ise yine giriş bölümünün 4. Paragrafında dile getirilen “ön tedbirci yaklaşım” (ihtiyat ilkesi) prensibidir. Esasen Rio’dan bu yana biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili bütün uluslararası metinlerde GDO’nun ekolojik sistemler ve insan sağlığı üzerindeki tahribatı “bilimsel belirsizlik” şablonuyla göğüsleniyor.

Yani bu alanda kabul edilen esas yaklaşım, zararın henüz “bilimsel olarak kanıtlanamamışlığı” ve bu bilimsel belirsizlik altında dahi sırf “kamuoyunun artan ilgisini” dikkate alarak lütfedilmiş bir “risk” varsayımıdır. Bu varsayım riskin gerçek bir risk olarak kabul edildiği anlamına gelmiyor.

Yalnızca riskin sürekli araştırılması gereğini kabul etmekle yetiniliyor. Örneğin Rio bildirisinin meseleyi dile getirildiği 15. maddesinde , “ciddi tehditlerin veya tamiri mümkün olmayan zararların bulunması halinde, bilimsel belirsizliğin önlemlerin alınmasını erteleyebilecek bir neden olarak kullanılmayacağı” hususu deklare edilmiş. Yani ortada öyle bir bilim var ki, transgenik tarım nedeniyle ekilebilir arazilerinizin yarısı yansa, “belirsizliğini” sürdürebiliyor.

Diğer bir deyişle bu metinlerin tamamı için “bilimsel belirsizlik” bir fikri sabit, büyük şirketler lehine geliştirilmiş bir” ön karine”den başka bir şey değildir. Bu nedenle olsa gerek risk değerlendirmede ispatlanması gereken iddia “zarar” la ilgili olanıdır. Yani ispat külfeti tıpkı Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşmasında olduğu gibi zararı öne süren tarafa ait. O halde karine de en az Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına İlişkin Anlaşmanınki kadar açık; zararsızlık !

Protokolün kendi hukuki etkililiğine bakış açısının ise içeriği doğrudan ticari olmayan, diğer bir deyişle “sosyal içerikli” uluslararası anlaşmalar bakımından klasikleşmiş bir yaklaşım gösterdiği söylenebilir. Aslında ticaret diplomasisinin jargonuna bakılacak olursa milletlerarası müktesebatın ticari olanına “ulusal yükümlülük”, olmayanına “ulusal taahhüt” deniliyor.

Ulusal yükümlülüklerden ise daha çok Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan konvansiyonlar anlaşılıyor. Protokol giriş bölümünde kendi hükümlerinin diğer uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri değiştirici bir nitelik taşımadığını vurgulamak suretiyle kendi pozisyonunu seçmiştir. Aynı zamanda bu protokole göre yapılacak ulusal düzenlemelerin de “uluslararası yükümlülükleri” tavan kabul eden bir anlayışla yürütüleceğini bağıtlayarak (md 2/4), protokol hükümlerinin ulus-devletlerce yüksek koruma standartlarına çekilmesi tehlikesini DTÖ öcüsüyle savuşturmuştur.

Yine de mevcut protokol ve tam iktisapla hazırlanan ulusal mevzuatın dahi DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla tahkim ve DTÖ panelistlerinin önüne sıkça taşınacağını tahmin etmek güç değil. Bugün bile DTÖ’ye getirilen uluslararası tahkim davalarının önemli bir çoğunluğu çok taraflı çevre anlaşmalarının DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla açılıyor. DTÖ’nün müstear hale gelmiş kararlarına göre ise, “çevre hukuku” ticaretin önüne konulan tarife dışı teknik bir engelden başka bir şey değildir.

Öte yandan 24. maddeyle getirilen, Protokole taraf olmayan devletlerle yürütülecek işlemlerde protokole uyumluluk esası (uygunluk değil), bu gri alanı ikili bölgesel ve çok taraflı ticari anlaşmaların bilinen kaderine terk ediyor. En büyük GDO ihracatçısı üç ülke, ABD, Kanada ve Arjantin, Protokolün imzacısı değil. Dolayısıyla, Türkiye’ye 2003 yılında giren toplam 1.818.131 ton mısırın 1.113.483 tonunun ABD’nden, 356.713 tonunun ise Arjantin’den; 813.635 ton soyanın ise yarısının ABD’nden diğer yarısının da yine Arjantin’den ithal edildiği hatırlanacak olursa protokolün mevcut haliyle bile yaşamadığı söylenebilir.[9]

Avrupa Komisyonu’nun, 1998 tarihli transgenik bitki ticareti yasağıyla başlayan ve bu yasaklama nedeniyle DTÖ’ce tazminata mahkûm edilmesi ve ilan edilen moratoryumun kaldırılmasıyla devam eden macerası Protokol’ün yürürlüğe girmesi ile mutlu sona erdi.

AB artık bu ürünlerin ticaretini apriori yasaklayamayacak, risk formülüyle çalışıp güvenli muamelesini sağlayacaktı; bu ürünleri etiketleyerek serbest piyasa ajanlarının ürün seçme özgürlüğünü garanti altına alınmasını sağlayacak. Türkiye’ye gelince; O’ da Protokolden önce yasaklamış olduğu transgenik tohum ticaretini “serbest piyasanın güvenli muamelesine” terk ederek, evdeki bulguru dimyat tacirlerine teslim etmiş oldu. Aslında bütün bu gelişmeler Protokol’ün milletlerarası sahada göreceği asıl işe ışık tutuyor; transgenik ürün ticaretiyle ilgili varsa ulusal herhangi bir direncin egalesi, yoksa gelecekte ortaya çıkması olası “ulusal mevzuat” aşırılıklarının şimdiden kontrol altına alınarak ortak bir piyasa standardının oluşturulmasıdır.

2. TÜRKİYE’DE BİYOGÜVENLİK, NERDEN NEREYE?

Türkiye resmi düzeyde biyogüvenlik politikasını, “Ulusal Biyogüvenlik Yasasının” oluşturulması sürecinde oluşturmaya başladığı söylenebilir. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca yürütücülüğü üstlenilmiş olan “Ulusal Biyogüvenlik Yasası “ çalışmalarına 2002 yılında başlandı. Bu çalışmalar 2006 yılında tamamlandı.[10] Bu süreçten sonra bürokratlar tarafından taslak çalışmaları devam etti. Bu hazırlıklar sonucunda kamuoyu farklı farklı üç adet yasa taslağı ile tanıştı. Her ortaya çıkan taslak bir öncekini arattı. En son taslağın haziran 2009 tarihinde meclis gündemine geleceği Cemil Çiçek tarafından duyuruldu. Bu üç farklı taslak için de söylenecek şey, Biyogüvenlik Protokolü’nün hiç de veciz sayılmayacak bir replikasından ibaret olmasıdır. Ya da şöyle diyelim; pahalı bir hukuki danışmanlık dışında Protokolde gördüğü bütün malzemeyi kullanmış bir metin. Bu haliyle Biyogüvenlik Protokolü ve onun her türlü ulusal tekrarı, yalnızca GDO ticaretinin güvenliğini sağlıyor. Daha yakından bakalım…

2.1. BİYOGÜVENLİK YASASI VE POZİTİF HUKUKUN EKONOMİ POLİTİĞİ

2.1.1.Kavramsal Çerçeve

Her kavram seti eninde sonunda belli bir hukuk ve politika algısı etrafında şekillenmektedir. Bu noktadan hareketle de rahatlıkla söylenebilir ki, biyogüvenlik kavramı inşa edilirken nasıl bir kavram seti kullanılıyorsa o set, belli bir iktisadi sosyal politika algısına yaslanmaktadır. Yukarda ki açıklamaları ışığında tasarının temel izleğinin liberal bir eksen olduğu açıktır. Ancak bunu yine de konumuz olan ilgili yasa ekseninde açımlama ihtiyacı vardır. Bunu yaparken de özellikle belli bir tarihsel birikime sadık kalınmalıdır.[11] Biyogüvenlik Kanunu’nun tanımlar bölümünde biyogüvenlik kavramı, “İnsan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliği korumak için GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması” şeklinde tanımlanmaktadır. Kavramın oluşturulmasından da anlaşılacağı gibi esas eksene GDO ve ürünleri ilgili faaliyetlerin yapılması alınmaktadır. Bu faaliyetlerin yapılaması bir kez biyogüvenlik kavramının merkezi haline getirilince, temel ilke serbesti olmakta, insan ve doğanın korunması ise bu serbestinin çerçevesi olarak sunulmaktadır. Birde kavramdan anlaşılacağı üzere insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması için GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin yapılması zorunlulukmuş gibi tanımlanmaktadır. Bu anlamda GDOlarla ilgili faaliyet salt ekonomik bir zorunluluk alanından çıkartılmakta ve fakat aynı zamanda tüm yaşamın ve neredeyse canlı yaşamının zorunlu bir unsuru haline getirilmektedir. Bu haliylede biyogüvenlik, eninde sonunda GDOların güvenliğini sağlayacak zihinsel bir dizaynın ürünü olarak kavramsallaşmaktadır. Oysa ki daha 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki, Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporunda da açıkça ifade edildiği üzere, genetiği değiştirilmiş organizmaların yarattığı riskler ve denetlenmesi çok zor olan risk faktörleri[12] olduğu kabul edilmiştir. Bu kavramsallaştırmanın ortaya koyduğu ise ekonominin zorunluluk alanı giderek daha fazla ekolojinin zorunluluk alanını da belirleyecek biçimde bir yasal güce kavuşturulmuştur. Canlı yaşamı için olmazsa olmaz bir olgusal gerçeklik olmadığı halde yasa düzeyinde, GDOlar canlı yaşamının olmazsa olmazı olarak görülmektedir. Bu temel yanılsamanın yarattığı en temel politik etki tarım, ilaç ve gıda şirketlerinin belirleniminde bir hukuk sisteminin doğmasından daha fazlasıdır. Şirketler, toplumsal ve doğal yaşamın temel kurucu unsurlarının neler olduğunu da devlet eliyle belirilemeye başlamıştır. Bu aynı zamanda canlılığın temel prensiplerinin neler olacağının, özel mülkiyet ilişkileri temelinde yeniden biçimlendirilmesinin ileri bir aşamasıdır. Şirketler, hukuk dolayımıyla sadece neyin, nasıl üretileceğini belirleme yetkisinin ötesine geçerek canlılığın ne olduğunu belirleyebilme yetkisiyle kendini donatma zorunluluğu içinde bulduğu bir tarihsel sürece evrilmektedir.

2.1.1.1.Risk[13] ve Risk Değerlendirme

Modern hayat sürekli bir risk algısı üzerinden şekillendirilmektedir. Yaşanılan hayatın kendisi bile bir “risk” olarak sunulur. Toplumu risk varsayımına oturtan bu anlayışa göre “Riski öngörmek, var saymak ve buna rağmen yine de yapılması gereken yapılmalıdır.”[14] Biyogüvenlik Kanunu’da kavramlar seti içinde risk ve değerlendirmesine yer verir. Tasarı’ya göre risk[15] yönetimi resmi biyogüvenlik politikasının temelini oluşturmaktadır.

Risk değerlendirme tanımı genetik yapıları değiştirilmiş organizmaların kasıtlı olarak çevreye salıverilmesi hakkındaki 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’ne göre “İnsanların ve çevrenin risk kaynağına maruz bırakılmasını takiben, tanımlanmış şartlar altında olumsuz etkilerinin/olayların ortaya çıkma boyutunun ve olabilirliğinin ve belirsizliklerinin belirlendiği değerlendirme sürecidir.

Risk değerlendirme, zararın tanım ve özelliklerini, maruz kalma değerlendirmesini ve risklerin özelliklerini içerir. Zarar, risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelidir. Risk değerlendirme, GDO’nun olumsuz etkilere sebep olabilecek özelliklerinin, bunların potansiyel sonuçlarının, ortaya çıkma olasılığının belirlenmesi ve belirlenen her bir özelliğin sebep olabileceği riskin tahmin edilmesi basamaklarından oluşur.” şeklindedir.[16]

Kanun tasarı halindeyken riskin unsurları olarak gösterilen kavramlar kanunlaşma sürecinde kaldırılmıştır. Riskin çerçevesi, neye karşı, nasıl bir risk yönetimi yapılacağı da belirsizleşmektedir. Bu şekilde sadece belli bir sektör ve/veya bölge değil, yaşamın bizatihi kendisi bir yok olma tehlikesi barındırmaktadır. Genetiği değiştirilmiş organizmaların, ticareti için işte böylesine korku dolu bir toplumsal yaşam biçimi inşa edilmektedir. Korku toplumunun tüm unsurları yeniden üretilir. Bir kez artık tüm maddi yaşam koşulları tehdit altında kalınca bu konuda alınacak tedbirlerde zarar kavramı etrafında düzenlenir.

Lecorut’un modern biyoteknoloji hayranlığına karşı yönelttiği binyılcılık-milenyalizm eleştirisinin[17] tersten okumasıyla, modern yaşam, getirdiği “zenginlik” ile birlikte “katlanılması” gereken sorumlulukları-zorunlulukları da barındırdığını dayatır durur. İşte modern yaşamın kapitalist aksında insani zenginliğe yol açtığı ima edilen “teknik gelişmenin” ve “kalkınmanın” katlanılması gereken toplumsal maliyeti her an “zarara uğrama riski”dir. Zarara uğrama riski karşısında olan gizli özne ise sadece toplum değil aynı zamanda toplumun maddi varlık koşulu olan doğadır da. Genetiği değiştirilmiş organizmalardan kaynaklanabilecek zarar bu modernlik aksında “insan türünün ve canlı yaşamının yok olması” olarak somutlaşmaktadır. Biyogüvenlik ihtiyacının da bu doğrultuda belli bir yok olma korkusundan korunma güdüsüyle ortaya çıktığını da kabul etmek gerekir. Ancak biyogüvenlik sistemi risk olarak görülen yok olma tehdidini tamamen ortan kaldırmak yerine, sürekli bu tehdidi diri tutar. Ancak ironik biçimde de bu riski sürekli kılacak biçimde, canlı yaşamın sürdürülmesi açısından da GDO ve buna dayalı faaliyetleri bir zorunluluk olarak dayatır. Bu şekilde riske dayalı biyogüvenlik sistemine de bir meşruiyet zemini yaratılmış olur. Bu açıdan yine kestirmeden söylemek gerekirse riske dayalı olmayan bir biyogüvenlik poltikası öncelikli olarak korkuları yeniden üretmeyi değil; ruh ve beden bütünlüğünü sağlamayı önceleyeceğinden, en iyi biyogüvenlik politikası, GDO’suz bir dünyanın sağlanmasıdır. Ancak içinden geçtiğimiz kapitalist çağın tarım politikaları, rekabetçi sosyo ekonomik tercihler, GDOsuz bir yaşam inşa sürecinin büyük mücadelelerin konusu olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de riske dayalı biyogüvenlik sisteminin, kapitalist korku toplumuna karşı yürütülecek mücadeleler açısından temel bir politik mücadele zemini olduğunun görülmesi gerekir.

Bu noktada belirmek gerekir ki biyogüvenlik ihtiyacı sadece yaşamı tek tipleştiren GDOların risklerin ortaya çıkarabileceği zararlara karşı önlemler etrafında kurulmaya devam ettiği sürece etkin bir biyolojik güvenlik sistemi oluşmayacaktır. Çünkü bu eksene sıkışmış bir biyogüvenlik sistemi her defasında GDOlara dayalı yaşamı bir zorunluluk olarak kabul etmek zorunda kalacaktır; Ki bu riskin zararlarını engellemeye yönelik hukuki, teknik, politik düzenlemeler yapılabilsin. Ancak biyogüvenlik sisteminin oluşturulabilmesi ve geliştirilebilmesi için öncelikli olarak, risk kavramının var olma zeminini oluşturan, GDOlu tohum ve gıdalardan vazgeçmek gerekmektedir. Biyogüvenlik kavramının meşruiyeti için pozitif anlamda GDOlu gıdalara ihtiyaç olmadığını görmek gerekiyor. Pek ala biyogüvenlik kavramı, GDOlu gıda ve tohumların denetimi yerine, biyolojik çeşitliliği ve tarımsal zenginliği iyileştirme temeline de oturtulabilir. Oysa ki mevcut kavramsallaştırma belli bir korku kültürünü yeniden üretmek, GDOlu gıdalara meşruiyet sağlamak üzerinden şekillendirilmektedir.

Ancak pozitif hukuk tekniği sınırları içinde kaldığımızda bile kapitalist modern yaşamın devamını esas alan riske dayalı bir biyogüvenliğe egemenlerin ihtiyacı olduğunu tekrar hatırlatmak gerekiyor. Birincisi tarafı olduğumuz Cartagene biyogüvenlik protokolüne taraf olmayan Amerika ve Arjantin menşeili ürünlere risk analizi yapılamamaktadır. İkincisi, bu ülkelerden giren ürünlerin ülke içinde takip ve denetimi yapılmadığından bu ürünlerin tohumluk olarak kullanılıp kullanılmadığı, diğer türlere ve insan sağlığına etkileri bilinmemektedir. Üçüncüsü bu ürünler nedeniyle pazardaki ekolojik ürünlerin de güvenliğine yönelik tereddütlerin artmasına yol açmaktadır. Dördüncüsü, Devletlerin harita üzerindeki sınırlarına karşın canlı yaşamının çizilmiş bir sınırı yoktur. Komşu ülkelerde genetiği değiştirilmiş organizmalara dayalı gıda ve tarım sistemlerinden kaynaklanabilecek sorunların pek ala sınırları aşabileceğini öngörmek gerekir. Riske dayalı bir biyogüvenlik sistemi iddia ettiği gibi modern yaşamın güvenliğini sağlayabilmek açısından bu konuda önlemler almak zorundadır. Ancak GDOlu ürünlerin tüm dünyada ortadan kaldırılması için çaba sarf eden GDO karşıtları açısından bu mücadele modern kapitalist risk toplumuyla bir hesaplaşma ve onu aşma olarak kurgulandığında, egemenelerin inşa etmeye çalıştığı riske dayalı biyogüvenlik sisteminin toplumsal şizofreniyi keskinleştireceği kestiriminde de bulunmak gerekir. Diğer yandan ise mevcut haliyle yasalaşan biyogüvenlik sisteminin uzun vadede biyolojik çeşitliliği, tür çeşitliliğini ve toplum sağlığını koruyabilecek bir ekseni olmadığını da belirtmek gerekir.

2.1.1.2. Zarar ve Potansiyel Zarar

Geleneksel hukuk kavramı olarak zarar geniş anlamıyla maddi ve manevi zararı içine alacak şekilde şu şekilde tanımlanır: “Hukuken himaye edilen maddi ve manevi varlıkların bunlara yapılan bir tecavüzün vukuundan önceki ve sonraki halleri arasındaki farktır.”[18] Genel hukukta zararın hem varlığının hem de miktarının saptanmasında kural olarak bir sorun çıkmamaktadır.[19] Özellikle ‘şeylere’ yönelik zararın saptanmasında, “onların objektif değerinin, piyasada kendileri için biçilen değerin; bir başka değişle değişim-piyasa değeri esas alınır.”[20]

Ancak ortaya çıkan GDO-biyogüvenlik sarmalı göstermektedir ki bu sorunların tanımlanabilmesi ve çözümünün bulunması geleneksel hukuk kavramlarıyla imkânsızdır.[21] Bu nedenle de illa ki pozitif hukuk sınırları içinde kalınacaksa da zarar kavramı geleneksel hukukta olduğu gibi tanımlanamaz.[22] Zarar kavramı “çevrenin fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmasından yola çıkarak çevresel kirliliğin yol açtığı biyolojik ve sağlığa ilişkin zarar ile maddesel zararın tipine; akut, kronik veya sonraki döneme uzanan etkilere ve etkilenen alanın değerine”[23] göre ele alınmalıdır.[24]

Yani biyogüvenlik kavramı söz konusu olduğunda yalnızca mülkle ve fiziksel bütünlükle sınırlı kalın(a)nar[25] bir değerlendirme yapılamaz. Ancak zararın maddi olarak giderilmesini esas alan bir biyogüvenlik sisteminde bu “maddi” giderimin nasıl sağlanacağı belli değildir[26] Çünkü tüm yaşam kaynakları değişim değerine kavuştuğu, mal haline geldiği andan itibaren onların tazmini de “zararın parasal giderilmesi” ekseninde göğüslenir. Peki, milyonlarca yıllık evrim sürecinde oluşmuş genetik ve biyolojik birikimin zarara uğraması durumunda bu zarar karşılanabilecek midir? Bu zarar nasıl tespit edilecektir? Genetik olarak değiştirilmiş tohumlardan elde edilmiş ürünler, bu ürünlerin tüketilmesi ve yeniden üretilmesi sürecinde bitkilere ilişkin yaratılan kültürü ortadan kaldırdığında, maddi kültürün yok oluşuna ilişkin zarar giderilebilecek midir? Tüm bir yaşam varlıklarının maddi var oluş koşullarının tehdidi karşısında giderilecek olan zarar nedir? Yaşama hakları ellerinden alına türlerin zararını kim, kime nasıl tazmin edecektir? Peki bu zararın kapsamına girmesi muhtemel olan ama hesaplanabilir olmadığı için bu hesaba girmeyen pek çok etmen ne olacaktır? Bu sorulara yanıt verecek bir biyogüvenlik sistemine sahip olmadığımız gibi mevcut biyogüvenlik yönelimi bu sorulara yanıt bulma iddiasında de değildir.

2.1.1.3. İhtiyatilik ve Sürekli Refleks

Pozitif Hukukta, insanın doğayı etkileyen faaliyetlerde bulunması ve bu faaliyetlerine yönelik düzenlemeler yapması, yasaklar getirmesi ve oluşan sorunlar için önleyici ve giderici nitelikte reçeteler sunabilmesi ancak belirlenmiş bilimsel verilerin varlığı halinde mümkün[27] olduğu söylenir. Bu durum özellikle de hukuk normlarının objektif, genel ve belirlenebilir olmaları zorunluluğu nedeniyle ve özellikle yasaklayıcı normlar bakımından kendini hissettirir.[28]

Çünkü bu özellikler sıkı bir nedensellik ilişkisini ve başta öngörülebilirlik olmak üzere birçok temel ilkeyi beraberinde getirir.[29] Ancak yukarda da değindiğimiz gibi genel olarak ekolojik krizin özel olarak da GDOların meydana getireceği zararlar hukukun genel zarar kavramı içinde tanımlanması güç, belirlenmesi çoğu zaman imkânsız boyutlardadır.[30] Verili bilimsel imkânların ve gelişmelerin meydana gelen çevresel zararlara ölçtüğü zarar kavramı “zaman” ve “diğer değişkenler” ile çoğu kez yetersiz kalmaktadır. Bu yetersiz ve belirsizlik nedeniyle de klasik hukuk anlayışı bu alanlarda düzenleme yapmamakta yahut yaptığı düzenlemeler meydana gelebilecek zararlar karşısında değersiz görülebilmektedir.

“Hukuk kesin bulgular beklenene kadar, hareketsiz kalmak gibi bir yol seçemez; “tehlike” kavramı esas alınarak, önlemler alınmalıdır. İhtiyat ilkesinin özü de budur; yani, tehlikeyi, riski göze almak değil; tehlikeyi, riski dikkate alarak, önlemleri düşünmektir. Böylece risk ile ihtiyat arasındaki seçimde bu ikincisinden yana tavır takınılmakla, riskten kaçınılmaktadır. ”[31]

İhtiyat ilkesi, Türkiye’nin taraf olduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün de hukuki ilkelerindendir.[32] Bu ilke, güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin genetiği değiştirilmiş organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı bulunduğu şeklinde anlaşılmalı ve kabul edilmelidir. Ancak Türkiye’de ihtiyatilik ilkesi bu açıdan işletilmemektedir. Bu nedenle de, GDO üreticisi şirketlere, GDO’larla ilgili bilimsel verilerin “yetersizliği” ya da biyoteknolojinin hızla “gelişebilirlik” özelliği gibi soyut bahanelerle kurtuluş yolları sağlanmaya çalışılmakta mıdır? Sorusunu akıllara getirmektedir.

Üreticinin üretim araçlarını belirleme ve toplumsallaştırabilme, toplumun gıdanın geleceğini bilme özgürlüğünün ortadan kaldırılmaması, ekolojik dengenin ve ekosistem işleyişinin istenmeyen bozulmasına neden olunmaması, GDO’nun kendisinin veya özelliklerinin istenmeyen şekilde çevreye yayılmaması, yerel çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşürülmemesi için bu gıdaların ve tarımsal ürünlerin insan ve çevre sağlığını tehdit etmediğini şirketler ispat etmedikçe bu ürünlerin kullanılmasına izin verilmemelidir.[33] Tüketicinin ürünü seçme özgürlüğüne ve herkesin yaşamı üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğu gerçeğine karşın, GDO ve ürünlerinden zarar görenlerin uğradıkları zararı ispatı bu kanunun da genel ilkesi olarak kabul edilmiştir. Oysa biyogüvenlik sisteminin olmazsa olmaz bir koşulu geleneksel İspat yükünün tersine çevrilmesi geleneksel ispat külfeti kuralının değiştirilmesidir.[34] Yani ispat külfetinin çevresel bozulmaya yol açabilecek faaliyetten etkilenen ve karşı çıkanlardan alınıp çevresel kaynakları kullananlara yüklenmesi yani yer değiştirmesidir. Biyogüvenlik sistemi, biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik hazırlanıyorsa, zarara uğrayanlar GDO’lar nedeniyle zarara uğradıklarını ispatlamak zorunda bırakılamazlar.[35] Zararın, GDO ve ürünlerinden kaynaklanmadığını, GDO’ların zarara neden olmadığını ispat yükü, GDO’yu piyasaya süren, izin veren, üreten ve kullandıranlardadır.

9. Kalkınma Planı’nda açıkça tüketicilerin duyarlılıklarına önem verilmesi gerektiği ve fakat bu önemin bu alanda yapılacak çalışma ve hazırlıklara engel teşkil etmemesi gerektiği belirtilmiştir.[36] Diğer bir deyişle 9. Kalkınma Planında GDO’lara karşı halkın muhalefetine ‘duyarlılıktan’ öte değer verilmemesi telkin edilmiştir. Bu nedenle bir biyogüvenlik sistemi oluşturulurken geleneksel sorumluluk biçimlerinin ötesinde bir tahayyüle ihtiyaç vardır. GDO ve ürünlerini üretenler, doğa olayları nedeniyle bu ürünlerin çevreye salımından sorumlu tutulmalıdırlar. Bu ürünleri üretenler için mücbir sebebin, illiyet bağını kesen, kabul edilebilir, bir sebep olmadığı açıktır. Oysa ki mevcut kanuna göre, sel, dolu gibi olaylarla GDOların çevreye zarar vermesi durumunda sorumluluk hükümleri uygulanmayacaktır. GDO’lar için mücbir sebebin illiyet bağını kesen neden olarak kabul edilmesi “doğa olaylarının tamamının” mücbir sebep kavramı içinde şirketler tarafından ileri sürülebilmesine olanak tanır ki, bu durum mevcut mahkeme kararlarına ve çevre hukuku açısından sorumluluk hukukunun ilkelerine; hukuk devletinin ilkelerine aykırıdır.

Buna karşın mevcut pozitif hukukun zarar, nedensellik bağı sınırları dışına taşamayan, çevreyi bir değişim değeri olarak algılayan egemen hukuk yaklaşımının ekseninde bir kurguyla risk, zarar ve sorumluklar tanımlanmaktadır.

2.1.2. İktisadi ve Örgütsel Çerçeve

2.1.2.1. Biyogüvenlik Yönetimi ve Karar Alma Süreçlerine Katılım

Bu kavramsal setin belli bir kamu yönetimi anlayışınca şekillendirilmesi her türlü kanun yapma tekniğinin olmazsa olmaz ilkelerindedir. İnceleme konusu yaptığımız yasada da biyogüvenlik yönetimi bir kurumsal çerçeveye oturtulmak istenmektedir. Bu kurumsal yönetim anlayışı temel olarak Tarım ve Köy İşleri Bankalığı uhdesinde kurumsallaştırılmıştır. Biyogüvenlik faalitlerini yürütmek üzere Tarım ve Köy İşleri Baknlığı’nın sekretaryasını yürüteceği bir Biyogüvenlik Kurulu oluşturulmuştur. Kurul üyeleri Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından teşkil ettirilmiştir. Kurul faaliyetlerini yürütmek için gerektiği kadar, uzmanlar listesi oluşturmak, bilimsel komiteler oluşturmak, risk değerlendirme ve sosyo ekonomik değerlendirme raporlarına göre kurul kararlarını oluşturmak, izleme raporlarına dayanarak, karar vermek, kararlarını geri almak, ürünlerin toplatma, imha ve benzeri yaptırımlara ilişkin bakanlığa sunmak görev ve yetkisiyle donatılmıştır.

Biyogüvenlik kurulu altında, kurula GDOlu ürünlerin piyasaya sürümü için yapılan başvurular olmak üzere konu hakkında değerlendirmelerde bulunmak üzere, risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme komitesi ile diğer bilimsel komiteler oluşturulabilecektir. Uzmanlar listesi Üniversiteler veya TÜBİTAK ile kurul tarafından gerekli görülen alanlarda çalışanlar arasından seçilir. Kurul tarafından gerekli görülen alanlarda çalışanların kim olduğunun hangi kriterlere göre belirleneceği ise muğlaktır. Bu gerekli görülen alanda çalışanlar, tohum ve gıda şirketlerinde çalışanlar olabileceği gibi, tüketici ve üretici örgütleri temsilcileri de olabilecektir. Bu konuda kurula sınırsız bir takdir hakkı tanınmıştır. Bununla birlikte daha önceden Biyogüvenlik faaliyetlerinin nasıl yürütülemsi gerektiğine dair yoğun tartışmalar olduğunu da hatırlatmak gerekir. Biyogüvenlik Kurumu’nun oluşturulmasına yönelik taslaklardan sonra gelinen noktada Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Bİogüvenlik Kurulu ile örgütlenme bir bakanlığın uhdesine bırakılmıştır. Burada önemli olan nokta ise kurulun aldığı kararların denetlenmesi sürecinin nasıl sağlanabileceğine yönelik sorunun giderilmesi gerekmektedir.

Biyogüvenlik kurulunun aldığı kararların dayanağını teşkil eden komite kararlarının ise hiçbir kişi ve kuruma verilmeyeceği, hizmete özel olarak hazırlandığı düzenlenmektedir. Bu kurul kararlarının ne olduğunun bilinebilirliğini, kararların bilimsel ve sosyal – ekonomik – ekolojik değerlerle ne kadar örtüşüp örtüşmediğinin kamuoyu tarafından değerlendirilmesi, tartışılması ve yargısal denetim veya kamuoyu denetimi yoluyla alınan kararlara katılımının önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu nedenle kurul kararlarına ulaşabilme olanaklarının sağlanması yönünde düzenlemelere ihtiyaç vardır. Aksi durumda Resmi biyogüvenlik politikasında bürokrasi ve şirketler ekseninde bir bilgi ağı yaratılacak ve toplum ve doğanın geleceğini belirleyen konularda kişilerin bilgi edinmesinin önü kapatılacaktır. Kurulun kararlarına halkın etkin biçimde katılımasına olanak sağlayacak bilgi edinme olanaklarının yaratılmaması durumunda, tüm bir canlı yaşamın yönetimi bir kuruma emanet edilecektir.[37]

Kamu otoritesi tarafından alınan kararlar kişilerin şimdiki ve gelecek yaşamlarını ya doğrudan ya dolayısıyla etkileyen yani onların görüşlerinin de alınmasının zorunlu olduğu kararlardır. Kişilerin yaşamlarını doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle halkın karar alma sürecine dâhil edilmeleri gereklidir. Bunun için de halkın öncelikle bilgilendirilmesi daha sonrada devlet yönetimine ve karar alma süreçlerine aktif katılım yollarının geliştirilmesi gerekir.[38]

Kısaca, alınan kararların halka açılması aşamasından önce karar alma sürecinde halkın katılımının sağlanması, burjuva demokrasisi sınırları içinde bilgi edinme ve kamuoyunun doğru bilgi sunulması süreciyle kurumsallaşabilir. Bu süreç yurttaşların, karar alanlardan bekledikleri hukuki güvenlik duygusunun korunması zorunluluğunun da bir sonucudur. Bu açıdan da biyogüvenlik sisteminin işleyebilmesi için halkın karar alma süreçlerine katılmasına olanak sağlanmalıdır.[39] Mevcut haliyle ise Biyogüvenlik sistemi halkın, alınan kararların içeriğini öğrenme olanağına dahi kapılarını kapatmıştır.

Oysa ki “Katılım ilkesi”nin çevre hukuku açısından tanımı “bireylerin çevresel yönetim sürecinde rol oynamaları, etkide bulunmaları ve böylelikle kendi yaşamlarını şekillendirecek bu süreci yönlendirmeleri”dir.[40] ‘Etkide bulunmak’ ya da ‘rol oynama ve yönlendirmenin’ anlamı bireylerin kendi görüş ve önerilerini ortaya koymaları demektir. Katılım sistematik olarak iki başlık altında: çevresel karar alım sürecine katılım ve kararların uygulanması sürecinde katılım olarak incelenir.[41]

GDO’yu piyasaya süren şirketler ve buna izin verenler, tüketicileri, üreticileri ve kullanıcıları; biyogüvenliğin sağlanması için GDO’nun özellikleri hakkında bilgilendirmeleri ve GDO’nun insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliğe etkilerini kişilerin bulundukları konumlar itibariyle ortaya koymalarının sağlanması gerekir. Buna karşın mevcut biyogüvenlik sisteminin ortaya koyduğu anlayış içinde bir devlet sırı sınırı içinde değerlendirilen kurul kararları ve komite raporlarının bağımsız biçimde oluşturulmasının yegane garantisinin kamu denetimi olduğu bilinmelidir. Buna olanak tanımayan her türlü yönetim anlayışının istisna rejimlerini olağan bir biçime sokacağı, topluma karşı her hangi bir sorumluluk duymayan bir yönetim anlayışının kök salmasına yol verecektir. Bilim insanlarının bağımsız karar verebileceğine duyulan özsel inancın sonucu olarak, bilimin yansız ve objektif karar verecek, rasyonel bir mekanizmaya sahip olduğuna yönelik öznel poltik söylem üzerinde yükselen karar alma süreçlerinde doğa gibi toplum da hiçleştirilecektir. Bürokrasinin hegemonyasına girmiş bilim ve uzmanların verdikleri kararların özünde sınıfsal tercihlerin ve ideolojik konumlanışların sonucu olduğu görülmediğinde mevcut durum anlayışla karşılanabilir. Ancak, şirketlerin ve devletin beka strateji olarak egemenliğini kuran iktisadi kalkınmanın gerekleri gerekçe gösterilerek karar alınmasının önünün alınmasının yolu bu kararlarda, zayıf toplumsal sınıfların çıkarlarını gözeten bir etkin denetim mekanizmasının ancak yargısal ve kamusal denetim yoluyla hayata geçirilebileceğini de hatırlatmak gerekmektedir.

2.1.2.2. Yeni Sorunlara Eski Çözümler: İktisat

Kapitalist iktisadın “zorunlulukları” kendini hukukun egemenlik zemininde yeniden üretmektedir. Bununla birlikte hukuk da kendini bilimin “mutlak” bilgisine terk ettirilerek, iktisat ve bilim arasındaki ilişki hukuk dolayımıyla inşa edilir.

Biyoteknoloji fetişizminin dünyanın yeni kurtarıcısı olarak palazlandığı ve bilimsel referansların bir tür pazarlama tekniği halinde sunulduğu piyasa ekonomisinde, biyogüvenlik konusunda ki çalışmalar iktisadın yasalarına mahkûm kalmaktadır.[42]

Kaldı ki biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin üretime uygulanması özellikle tarımda yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla, kapitalist üretimin hızı biyogüvenlik rejiminin kendinde metanetli yaklaşımının hızını alt üst edecektir.[43] Özellikle içinden geçtiğimiz eski dünyayı yenileme düzenini savunanlar açısından[44] , ilerleme bir tür modern olanın teknik tekrarı olarak görüldükçe, biyolojizmden beslenen hayat[45] ve onun hukuki düzenlemeleri de eninde sonunda bu eksenden beslenecektir. “Ulusal Biyogüvenlik Kanununun” amacı da bu doğrultuda hazırlanmıştır.[46] Biyolojik çeşitlilik ve gen piyasada değişim değerine kavuştuğu, mal haline geldiği andan itibaren bu piyasanın denetlenmesi ihtiyacı da kendini açığa çıkartır.

Yüzyılı aşkın bir zamandır süren gen emperyalizminde; artık yeni bir dönemeç ortaya çıkmıştır, bu dönemeçte kutsallığının tahtına oturan bilim ve insanları, bütün yaşamın nesnel bilgisini elinde tutan modern büyücüler olarak kendilerini kutsamaktadır.[47]

Bu yeni emperyal süreçte ulusal devletlerin rolü de piyasanın denetimi ve yeniden düzenlenmesine evrilmektedir.[48] Piyasanın “görünmez eli” biyogüvenlik konusunda da harekete geçirilmiştir Tüm sorunsa bu görünmez elin sıkıntılarının etik ve hukuki olarak nasıl düzenlenebileceği sorununa indirgenir. Etik bir mesele temelinde tartıştırıldığı sürece de tüm sorumluluk bu düzenlemeleri uygulayanların sırtındadır. Biyogüvenliğe duyulan ihtiyaç bu açıdan biyoteknoloji ürünlerinin güvenli ticaretine yönelik bir ihtiyaç olmaktan görüldüğü sürece GDOlar konusunda karar verecek olan uzmanlar oligarşisini ideolojik olarak belirleyen sermaye, eninde sonunda doğanın ve toplumun sömürüsüne hukuki gerekçeler üretebilecektir.

SONUÇ: DOĞA VE EMEK SÖMÜRÜSÜNE GİDEN YOL

Dünya üzerindeki tüm canlılar hayatlarını sürdürebilmek için su ve gıdaya gereksinim duyarlar. Canlı kalabilmenin tartışmasız ön koşulu olan bu iki varlık insanlar için de bir zorunluluk ve haktır. Su ve gıdanın egemenliğini ele geçiren ya da geçirmeye çalışan kişi, grup ya da şirketler insanlığın yaşam koşullarını boyunduruk altına almış, yaşam haklarını ellerine geçirmiş olurlar. Türkiye’ye yıllardır genetiği değiştirilmiş tarımsal ürünler ve gıda girmektedir. Bu sürecin yarattığı ekolojik tahribatın boyutları ise bilinmemektedir. Henüz sistematik düzeyde genetik ve biyolojik çeşitliliğinin bilgisini ortaya koyamamış bir yönetim anlayışı hızlı bir biçimde GDOların piyasaya girişini güvence altına alacak bir hukuk rejimi inşa etmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün imzalanmasının ardından T.C.hükümetleri doğayı ve toplumu korumayı esas alan bir Biyogüvenlik Yasası çıkartamamıştır. 2004 yılından bu yana ülkenin gen varlıklarını, biyolojik çeşitliliğini koruyacak, tarım ve gıda egemenliğini sağlayacak, çiftçilerin ezilmelerini, yok olmalarını engelleyecek, tüketicilerin güvenli ve sağlıklı gıda ihtiyacını karşılayacak bir hukuk anlayışından uzak yasal çerçeve oluşmaktadır. Ortaya çıkan yasa, biyogüvenliği risk sistemine oturtarak bir yanıyla GDOları canlı yaşamın olmazsa olmazı haline getirmekte diğer yandan da şizofreni toplumunu ve korkuya dayalı egemen kültürü yeniden üretmektedir.

2006 yılında çıkartılan Tohumculuk Hakkında Kanun, 2007 yılında Türkiye’nin UPOV’a dahil olması, Islahçı Hakları Hakkında Kanun, Biyogüvenlik Kanunu tarımsal sistemde özel mülkiyete dayalı kapitalist ilişkiler ağının hukuk dolayımıyla kök salmasının zeminini hazırlamaktadır. Bu kapitalist ilişkiler ağının derinleşmesinden daha derin sorunlarla karşı karşıya kadığımız ise akıldan çıkarılmamalıdır.

Gıda, su, tohum gibi varlıkların sermaye tarafından denetim altına alınmasına dayanan yeni dönem sömürü biçimi bir yanıyla emeğin diğer yanıyla doğanın sömürü süreçlerini keskinleştirmektedir. Bu sömürü rejimi içinde toplumun kendi varlık koşullarını, üretim ve kendini yönetebilme yetisine sahip olma olanaklarının iğdiş edilmesinin önünün alınması ise her şeyden önce yaşanılan sorunun derinliğinin kavranması ile yakından ilgilidir. Bu bağlamda biyogüvenlik yasası, basit bir biçimde GDO ve bunlara dayalı ürünlerin piyasada nasıl dolaşıma gireceği ile sınırlı olarak değerlendirilemez. Mevcut biyogüvenlik mekanizmasının inşası sürecinde, GDOları yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak kurgulayan hukuk rejimi, aynı zamanda GDOların risk sistemine dayalı sorumluluk biçimleri inşasında da zayıf toplumsal grupları korumaktan uzak bir yaklaşım sergilemektedir. Riski daimi ve değişmez bir veri olarak kabul eden ve bu anlamda da bu riskin ne olduğunu ancak uzmanların hegemonyasında bir kurulla belirlenebileceğine yönelik bir hukuk sistemi, aynı zamanda sermayenin dolayısız bir biçimde doğayı ve emeği sömürmesinde bilimi bir araç haline getirmektedir. Bilisel bilgiyi ve bilimi tarihsel bağlamlarından kopartarak yansız bir nesnellik düzeyinden kurgulayan bu hukuk rejimi, bu verilere dayalı olarak alınan kararlın toplumla paylaşılmasına dahi gerek görmemiştir. Toplumun ve doğanın geleceğinin ne olacağı hakkında kararların nasıl alınması gerektiği konusunda ortaya çıkan bu eğilim bir yanıyla sömürüyü doğal bir olgu olarak hukuk rejiminin temeline yerleştirmektedir.

Üretim ilişkilerini sorgulamayan, toplumsal bölüşümde temel hakkaniyet gerekliliklerini bile yerine getirmeyen bir iktisadi modelin tahakkümü altında sermayenin verili zorunluluğu olan sürekli büyüme zorunluluğu doğrultusunda, GDOları sadece piyasanın değil aynı zamanda yaşamın da bir zorunlu unsuru haline getirmeye çalışmaktadır.

İnsanlık tarihinin doğayla binlerce yıllık karşılıklı ve birbirini belirleyerek yarattığı evriminde, yaşamın temel üretim bilgisi ve bu bilginin doğal ve toplumsal araçları üzerinde mülkiyet rejimi kurmaya çalışan hukuk sistemi, sürekli bir korku toplumu ideolojisinden beslenerek, mevcut rejime meşruiyet sağlamak istemektedir. Kendi yaşamını yeniden üretme yeteneği elinden alınan doğa ve toplum açlık, yok olma tehdidi karşısında sermaye ve onun ideolojik aygıtlarının yaşam tarzını kabul etmeye zorlanan kitleler açısından bugün temel olarak sorgulanması gereken olgu, korku toplumunun bir zorunluluk olup olmadığıdır.

Toplumun büyük bir kesiminin karşı karşıya kaldığı kötü beslenme koşulları, şirketlerin daha ucuza üretip daha çok kar elde etmek için ürettiği GDOlu ürünlerin çözümü olarak sunulmasının bir sonucunun da toprağın ve insanların yaşamını tek tipleştirmek olduğunun görülmesi gerekir. Tohumdan, gıdaya kadar toplumun besin üzerinde egemenlik kurma olanağı şirketlerin eline geçmiştir. Şirketlerin eline geçen besin seçme hakkı, canlı yaşamını yok etmektedir. Şirketler karlı belli ürünlere yönelmesi tarımı ve gıdayı tek tipleştirmektedir. Bu durum ürün desenini daraltmakta, toprağı güçsüz bırakmakta, biyolojik çeşitliliği yok etmekte ve toplum tek tip bir beslenmeye yönlendirilmektedir. Bu durum insan neslini daha dayanaksız hale getirmektedir. Bu nedenle tohum, gıda, su dolayımıyla emeğin ve doğanın sömürüsüne neden olan GDO ve ürünlerinin toplum ve doğanın yararına olmadığı ortadadır. Şirket egemenliğini meşrulaştıran bir biyogüvenlik sisteminin, toplumsal çıkarları koruyamayacağı gibi, sermayenin çıkarının toplum çıkarı olarak görülmesine yol açacak bir süreci de tetiklediği unutulmamalıdır.

Ülkemiz ekolojik faktörlerini dikkate alarak biyoçeşitliliğini koruyan, kendi tohumluğunu kendi üretebilen, gıda egemenliğini sağlamayı amaç edinen ve doğa-emek üzerinde sömürü mekanizmaları geliştirmeyen bir koruma anlayışına ihtiyaç vardır. Tartıştığımız biyogüvenlik yasası ise bu zorunlulukları karşılayacak bir yasal düzenleme değildir. Hukukun sınırlılıkları içinde bu yolun açılıp açılmayacağını ise toplumsal ve siyasal mücadele gösterecektir.

[1] Bkz. Frank Furedi, Korku Kültürü – Risk Almamanın Riskleri, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2002

[2] GDO‘Ya Hayır Platformu Ankara Bileşenleri Adına, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Tüketici Hakları Derneği ve Ekoloji Kolektifi, Tarım ve Köy işleri Bakanlığı tarafından 26 Haziran 2007 tarihinde GDO ve GDO‘lu ürünlerin ithalatı, işlenmesi ve kontrolüne ilişkin hususların “yasal düzenlemelerin belirlenmesine kadar” düzenlenmesine ihtiyaç duyulduğu gerekçesi ile GDO Ve GDO‘Lu Bileşen İçeren Gıda Ve Yem Maddelerinin İthalatı, İşlenmesi Ve Kontrolüne İlişkin Hususlar Hakkında Talimat”ın geri alınması için 20.7.2007 tarihinde bir eylemlilik başlattı. Bu eylemlilik ardından talimat geri alındı.

[3] Cemalettin Yaşar, ÇİFTÇİ, Dünyada ve Türkiye’de Yemeklik Tane Baklagiller Tarımı, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Teknik Yayınlar Dizisi No:5, Ankara, 2004

[4] Şeminur,Topal, Tarım, Gıda, Ekosistem Boyutuyla Biyoçeşitlilik: Toplumsal ve Yasal Yankıları, İstanbul Çevre Gönüllüleri Platformu Yayın No: 4, İstanbul, 2002

[5] GEF ise Rio zirvesinde “çevre”nin “küresel kamusal mal” olarak, yani mal olarak tanınmasıyla birlikte açığa çıkan finansman ve belki de tedarik pazarlama ve satış ihtiyacının giderilmesine yönelik bir BM kuruluşudur.

[6] Örneğin tahıl ve gıda ticaretinin kuralsızlaştırılarak serbestleştirilmesini amaçlayan WTO-SPS (DTÖ-Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerine dair Anlaşma)  metninde bunların her birinin açılımını bulmak pekâlâ mümkündür.

[7] Biyogüvenlik Cartagena Protokolü,  Resmi Gazete. Tarih: 11 Ağustos 2003. Sayı: 25196. Kanun: 17 Haziran 2003 tarih ve 4898 sayılı Kanun.

[8] 26 Ekim 2009 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik de tam bu doğrultuda binde dokuzun altında GDO içeren ürünlerin etiketlenmesi koşulu aramıyordu.

[9] “Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO), Türkiye’ye son 10 yılda giren GDO’lu ürünlerin karnesini çıkarttı. Karneye göre son 10 yılda Türkiye’ye 20 milyon ton GDO’lu ürün getirtildi. Türkiye’ye yurtdışından ithalatla gelen soya, mısır, pirinç, soya fasülyesi küspesinde ağırlık ABD, Kanada gibi GDO’lu ürün üretimine ağırlık veren ülkelerden. ZMO’nun yaptığı çalışmaya göre genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO) ilgili Türkiye’ye geliş yolu 1998 yılında açıldı. Çalışmaya göre 10 yılda ithal edilen GDO’lu ürünlerin toplamı 20 milyon tonu buldu. Bu rakamı mısır, soya, pamuk gibi ürünler oluşturdu. Söz konusu ürünler ABD, Arjantin, Brezilya gibi ülkelerden geliyor.” Hacer Boyacıoğlu, Türkiye’ye On Yılda 20 milyon Ton GDOlu Ürün Girdi, Referans Gazetesi, 11.11.2009

[10]  Tarım Araştırmaları Genel Müdürlüğü’nün (TAGEM) belirttiğine göre “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün uygulamaya konulması için çerçeve yapının geliştirilmesini amaçlayan ve TAGEM tarafından yürütülmekte olan, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)-GEF tarafından desteklenen “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi” faaliyetleri kapsamında, 06-08 Ocak 2004 , 03-05 Mart 2004 ve 30 Mart-01 Nisan 2004 tarihlerinde yapılmış olan 1., 2., 3. ve 4. çalışma toplantıları sonuçları doğrultusunda oluşturulan bir komisyon tarafından son şekli verilmiştir TAGEM’in belirttiğine göre “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarına 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda, ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlanmıştır. Toplantı sonucunda; Transgenik bitkilerin ve ürünlerinin ülkemize girişlerinde ne gibi teknik uygulamaların yapılacağına ilişkin görüş ve raporların hazırlanmasına karar verilmiştir. Daha sonra, belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda, konu “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri, Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi, Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Olur’ları ile yürürlüğe konulmuştur. Ancak, bu talimat kapsamında uygulamada ortaya bazı aksaklıklar çıkmış ve ayrıca tescil ile ilgili düzenlemelerin de yapılmasına acil ihtiyaç hasıl olmuştur. Her iki hususunda “Bitki Çeşitlerinin Tescil Edilmesine İlişkin Yönetmelik” kapsamına alınmasının uygun olacağı düşünülmüş ve ilgili kuruluş ve özel sektör temsilcilerinin de katılımı ile Aralık 1998′de bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda çıkan görüşler doğrultusunda söz konusu yönetmelikte ilgili değişikliklerin yapılması için çalışmalar devam etmektedir. Ancak, daha önce çıkartılan talimat gereği Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri, Bakanlığa bağlı Enstitülerde devam etmekte olduğundan, herhangi bir aksaklığa meydan vermemek için, “Bitki Çeşitlerinin Tescil Edilmesine İlişkin Yönetmelikte” gerekli değişiklikler yapılıncaya kadar, “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri” ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur’u ile yürürlüğe girmiştir. Ülkemizde hazırlanan mevzuat kapsamında transgenik bitkiler 1998 yılından itibaren Alan Denemelerine alınmaya başlamıştır. Değişik firmalar tarafından ithal edilen ürünlerde yapılan Alan Denemeleri Bakanlık Araştırma Enstitüleri tarafından yürütülmüştür. Bu denemeler pamukta Harran Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Akçakale’de ve Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Antalya’da, mısır ve pamukta Çukurova Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından Adana’da ve patateste Niğde Patates Araştırma Enstitüsü tarafından Niğde ve Afyon’da yürütülmüştür. Deneme sonuçlarının değerlendirilmesi neticesinde ürünlerle ilgili yeterlilik kanaati hasıl olmadığından denemelerin tekrarına karar verilmiştir. 1999 yılı denemeleri ise yine aynı ürünlerden pamukta Nazilli Pamuk Araştırma Enstitüsü tarafından Nazilli’de ve Harran TAE tarafından Akçakale’de, mısır ve Pamukta Çukurova TAE tarafından Adana’da ve patateste Patates AE tarafından Niğde’de kurulmuştur. Bu ürünlerde risk analizi ve risk değerlendirmesi yapılabilmesi için gerekli gözlem ve ölçümler yapılmaktadır. Ayrıca gıda eşdeğerliliğinin tespit edilebilmesi için de gerekli analizler ilgili laboratuarlarda yapılacaktır. Denemelere alınan transgenik bitkilerde bulunan ilave özellikler, pamukta yabancı ot ilacına ve pembe ve yeşil kurda dayanıklılık, mısırda sap kurdu ve koçan kurduna dayanıklılık, patateste ise patates böceğine dayanıklılıktır. Transgenik bitkilerin alan denemelerinin tamamlanmasını takiben tescili, üretime sokulması ve gıda zincirinde kullanılması gündeme gelecektir. Bu hususların mevzuat kapsamına alınması ile ilgili çalışmaların yıl sonu itibariyle tamamlanması planlanmaktadır. Taraf olduğumuz ve kanun hükmü taşıyan BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 8(g) bendi gereğince GDO’lardan kaynaklanabilecek riskleri kontrol altına almak amacıyla gerekli yasal, idari ve kurumsal mekanizmaları kurmak ve sürdürmek uluslar arası seviyede ulusal yükümlülüğümüzdür. “ www.tagem.gov.tr

[11] Kanun çıkıncaya kadar biyogüvenlik kavramı DPT tarafından hazırlanan 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu’na yansımıştır. Bu raporda biyogüvenlik kavramı, bir sistemi işaret edecek biçimde inşa edilmiştir. Buradan hareketle kavram merkezine, GDOlu ürünlerin risklerinden korunmasına karşı tedbirler sistemini almaktadır. Bu rapora göre:  “Alan Denemesi: Atmosfere açık, fakat kontrol altına alınmış bir alan içinde özel güvenlik önlemleriyle yapılan denemeler. Bu kavram halen GDO.lardan olan transgenik bitkilerin belirtilen koşullarda tarla denemelerini tanımlamak için kullanılmaktadır.

Biyogüvenlik: Modern biyoteknoloji tekniklerinin, uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması ya da, meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri kapsayan bir kavramdır.

Biyogüvenlik kontrol sistemleri: Biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin uygulanması için gerekli yetişmiş insan gücü (uzman vb.) ve teknik altyapı (laboratuvar vb.) ile desteklenmiş kurum ve kuruluşları ifade eder.

Biyoteknoloji: Özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalar.

Çevreye bilinçli salım: GDO kapsamına giren bir canlı organizmanın çevreye bilinçli ve kontrollü salımını tanımlar.

Çevreye serbest salım: GDO kapsamına giren bir canlı organizmanın çevreye kontrolsüz olarak serbestce salımını tanımlar.

DNA parmak izi: Herhangi bir canlı organizma ile özdeş olan genetik bilgilerin analizi ile elde edilen ve ilgili organizmayı tanımlayan moleküler parmak izi.

Geleneksel Biyoteknoloji: Modern bilgi ve teknolojilerin kullanımını gerektirmeyen ve insanlık tarihi boyunca deneme-yanılma yoluyla geliştirilen biyoteknoloji.

Genetik Mühendisliği: Bazen gen mühendisliği olarak da kullanılan bu tanım, genetik bir yapının insan eli ile değiştirilerek yeni genetik yapıların elde edilmesini tanımlar. Moleküler biyoloji araştırmalarında ve biyoteknolojide uygulanan bu tekniği kullananlar ( genetik mühendisliği yapanlar) yaygın kullanılan anlamı ile mühendis değildirler.

Genetik Kimlik Kartı: DNA parmak izi bilgilerinden yola çıkarak her hangi bir canlıyı tanımlayan ve diğerlerinden ayıran moleküler kimlik kartıdır..”

DPT, 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; s.8 http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/ix/8kalkinmaplani.pdf , 26.06.2005

[12] DPT tarafından hazırlanan 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki ve Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda açıkça “Son yıllarda dünyanın bir kısım ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de genetiği değiştirilmiş organizmalardan kaynaklanan riskler konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. Risk faktörleri dikkate alınarak gelişmelerin araştırmalarla desteklenmesi ve mevzuat konularında yetersizlikler bulunmaktadır.” denmiştir.  Raporda bu risklere karşı tüketicilerin bilgilendirilmesi ve bu ürünlere yönelik araştırmaların yapılması için laboratuar altyapılarının yetersizliğinin belirtidiğinin de altı çizilmelidir.

www.dpt.gov.tr/DocObjects/Download/3101/oik664.pdf  27.06.2009

[13] Risk sözcüğü TDK Türkçe sözlükte, “zarara uğrama tehlikesi” anlamında kullanılmaktadır. TDK, Türkçe Sözlük,

http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA ,22.6.2007

[14] Evelyn Fox, KELLER, Genin Yüzyılı, Çeviren:Haluk Barışcan, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2004

[15] Kanun yasalaşmadan önce ki Biyogüvenlik Yasa Taslağının tanımlar bölümünü oluşturan 2. maddesinde “çç) Risk değerlendirmesi: GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde, doğrudan veya dolaylı, derhal veya gecikmeli, sebep olabileceği risklerin ve risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelinin test, analiz, deneme gibi bilimsel yöntemlerle belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecini; ee) Risk Yönetimi: Risk değerlendirme sonucunda öngörülen ve/veya tahmin edilen olumsuz etkilerin gerçekleşmesini önlemek ve gerçekleşmesi durumunda zararı en az seviyede ve kontrol altında tutarak ortadan kaldırmak ve GDO ve ürününün izin verilen amaç ve kurallar dâhilinde kullanılmasını ve muamelesini sağlamak amacıyla alınan önlemleri ifade eder.” Şeklinde ifade edilmiştir.  Kanunun tanımlar başlıklı 2. maddesinde kalın olarak işaret edilen bölümler çıkartılmıştır. t) Risk değerlendirme: GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde sebep olabileceği risklerin ve risk kaynağının test, analiz, deneme gibi bilimsel yöntemlerle belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecini,

u) Risk yönetimi: Risk değerlendirme sonucuna göre GDO ve ürünlerinin izin verilen amaç ve kurallar dâhilinde kullanılmasını ve muamelesini sağlamak amacıyla alınan önlemleri, ifade eder.

[16] Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi, 2001Genetik yapıları değiştirilmiş organizmaların kasıtlı olarak çevreye salıverilmesi hakkındaki ve 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT Sayılı Avrupa Parlamentosu  ve Konsey Direktifi  L106-1, Yayımlanma Tarihi: 17.4.2001.

[17] Domınıque Lecourt, İnsan Post İnsan, Çev. Hande Turan Abadan, Epos Yayınları, Ankara,2003.

[18] Haluk Tandoğan, Türk Mesuliyet Hukuku, Ankara, 1961’ den naklen aktaran Nükhet Turgut, Çevre Hukuku, 2. Baskı, Savaş Yayınevi, Ankara, Kasım 2001, s.553. Ayrıca bknz: Nükhet Yılmaz Turgut, Çevre Politikası ve Hukuku, İmaj Yayınevi, Ankara, 2009, s. 281.

[19] Turgut, 2001, s. 554.

[20] Turgut, 2001, s. 554; Turgut, 2009, s. 281.

[21] Turgut, 2001, s.337.

[22] Turgut, 2001, s.555.

[23] Turgut, 2001, s. 556;.

[24] Çevresel zarar kavramı hakkında ayrıntı, özenli ve doyurucu bir çalışma için bakınız: Turgut, 2001, s. 554–568 ve Turgut, 2009, s. 284 -286.

[25] Turgut, 2001, s.557.

[26] Turgut, 2009, s. 284.

[27] Turgut, 2009, s. 334; Konuyla ilgili ayrıntılı değerlendirme ve inceleme için bknz: Turgut, 2001, s. 339–347.

[28] Turgut, 2001, s. 344,362.

[29] Turgut, 2001, s.347.

[30] Turgut, çevresel zarar sözkonusu olduğunda yalnızca kirlilikle sınırlı kalınmaması gerektiğini ve çevresel varlıklara gelecek tehlikelerin de göz önüne alınması gerektiğinin altını çizer. Bknz: Turgut, 2001, s. 358,568.

[31]  Turgut, 2001, s.553

[32] Bknz: Turgut, 2009, s.201.

[33] Turgut, 2001, s. 360. Yazar, “ ihtiyat, GDO üreticilerine, yarattıkları organizmanın çevresel zarara sebep olmayacağını gösterme yükümlülüğü” getirdiğini ifade etmiştir..

[34] Turgut’un çalışmasında yer alan ihtiyat ilkesinin uygulama araçlarından ispat yükünün tersine çevrilmesine ilişkin açıklamalarına özellikle dikkat verilmelidir. Bknz: Turgut, 2001, s.370- 372

[35] Turgut, 2009, s.194.

[36] DPT tarafından hazırlanan 9. Kalkınma Planı Gıda Güvenliği, Bitki ve Hayvan Sağlığı Özel İhtisas Komisyonu Raporu, www.dpt.gov.tr/DocObjects/Download/3101/oik664.pdf  27.06.2009

[37]  Kanundan önce yukarda adını andığımız ikinci Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı’nın Biyogüvenlik Kurumu başlıklı 8. maddesinde, “Bu Kanunla verilen görevleri yapmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve malî özerkliğe sahip, özel bütçeli,bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi ve Bakanlığın ilgili kuruluşu olmak üzere Biyogüvenlik Kurumu kurulmuştur. Kurumun merkezi Ankara’dadır. Kurum; Yönetim Kurulu, Başbakanlık ve hizmet birimlerinden oluşur.” Denmiştir. Ancak bu düzenleme şu andaki kanun metninde yukarda açımladığımız biçimde değişmiştir.

[38] Konuyla ilgili olarak bknz. Turgut, 2001, s.269-341.

[39] 2006 yılında hazırlanan kanunlaşmadan bir önceki Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı’nda ise “acil durumlarda uygulanacak olan yöntem ile planların özeti” ibaresi ile yurttaşların bilgilenme kapsamı daraltılmış biçimiylede olsa bulunmaktaydı. Bu taslağın Biyogüvenlik Kurumu başlıklı 8. maddede kurumun görev ve yetkilerinin sayıldığı ilgili bendlerinde “ o) GDO’lar, ürünleri ve bunların güvenli muamelesi hakkında, kamunun eğitimi, doğru bilgilendirilmesi, kamu bilincinin oluşturulması ve halkın zamanında bilgilenmesi ve karar sürecine katılımlarının sağlanması için ihtiyaç duyulan düzenlemeleri yapmak; 1) GDO ve ürünlerinin kullanımları hakkında bilgileri ve alınan kararları zamanında halka duyurmak; halkın ve bu kanun kapsamındaki faaliyetleri gerçekleştirenlerin, Kanunun yaptırımlarını anlamalarına yardımcı olmak; halkın biyogüvenlik takas mekanizmasında yer alan bilgilere erişim yolları dahil olmak üzere, biyogüvenlik takas mekanizmasının işlevleri hakkında bilgiye erişimi sağlamak; 2) Herhangi bir özel veya tüzel kişinin yazılı başvurusu üzerine, GDO  ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenliği konusunda gizli olmayan bilgileri verir.” Denilmekteydi.

[40] Turgut, 2001, s.280.

[41] Turgut, 2001,s.281.

[42] Mae-Wan, HO, Genetik Mühendisliği [ rüya mı kabus mu?], Çeviren: Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Genel Yayın: 473, Bilim Dizisi: 13, İstanbul, 2001

[43] Masanobu, FUKUOKA, Ekin Sapı Devrimi, Çeviren: Aykut, İstanbullu, Kaos Yayınları, İstanbul, 2006

[44] Richard,DAWKİNS, Gen Bencildir, Çeviren: Asuman Ü. Müftüoğlu, TÜBİTAK, Ankara, 2001

[45] Adam Şenel, Teknedencilik, İndirgemecilik ve Biyolojizm, Bilim ve Ütopya, Sayı: 15, İstanbul, 1995

[46]Amaç ve kapsam MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı; bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir.  (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar.(3) Veteriner ve beşeri tıbbi ürünler ile kozmetik ürünleri bu Kanun kapsamı dışındadır.

[47] 2008 yılındaki Biyogüvenlik Yasa Taslağının Amaç başlıklı 1. maddesi ise şu şekildeydi,

[48]“Bu kanunun amacı; ülkemizde çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması ile bitki, hayvan ve insan sağlığının korunması için bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve ülke ihtiyaçları çerçevesinde, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek üzere biyogüvenlik sistemi kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasların belirlenmesini sağlamaktır.

[49]Bu kanun GDO ve ürünleri ile ilgili araştırma geliştirme, üretim, çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme, kullanma, ithalat, ihracat, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme ve depolama dahil olmak üzere GDO ve ürünleri içeren faaliyetlere, bu faaliyetlerle ilgili gerçek kişiler ile kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine dair hükümleri kapsar. “

KAYNAKÇA

ALTHUSSER, Louis, Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, Çeviren: Ömür Sezgin, Birey ve Toplum Yayıncılık, Ankara, 1984

BROSWİMMER, Franz, Bitki Emperyalizmi, Çeviren: Cennet Engin, Erol Demir, Bilim ve Ütopya, Sayı: 18, İstanbul, 1995

ÇİFTÇİ, Cemalettin Yaşar, Dünyada ve Türkiye’de Yemeklik Tane Baklagiller Tarımı, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Teknik Yayınlar Dizisi No:5, Ankara, 2004

DAWKİNS, Richard, Gen Bencildir, Çeviren: Asuman Ü. Müftüoğlu, TÜBİTAK, Ankara, 2001

FUKUOKA, Masanobu, Ekin Sapı Devrimi, Çeviren: Aykut, İstanbullu, Kaos Yayınları, İstanbul, 2006

FROLOV, I.T., Biyolojide Diyalektik Yöntem, Çeviren: Yakup Şahan, Broy Yayınları, İstanbul, 1986

FUREDİ, Frank, Korku Kültürü – Risk Almamanın Riskleri, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2002

HO, Mae-Wan, Genetik Mühendisliği [ rüya mı kabus mu?], Çeviren: Emral Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Genel Yayın: 473, Bilim Dizisi: 13, İstanbul, 2001

KAPLAN, Selim, Biyoteknolojiye Etik Yaklaşım: “Biyogüvenlik”, Kamu Yönetimi Dünyası, Yıl:7, Sayı:28, Ankara, 2006

KELLER, Evelyn Fox, Genin Yüzyılı, Çeviren:Haluk Barışcan, Metis Yayıncılık, İstanbul, 2004

LECOURT, Domınıque İnsan Post İnsan, Çeviren: Hande Turan Abadan, Epos Yayınları, Ankara,2003

SHREEVE, James, Gen Savaşları, Çeviren: Özgür Atılım Turan, Doğan Kitap, İstanbul, 2004

ŞENEL, Adam, Teknedencilik, İndirgemecilik ve Biyolojizm, Bilim ve Ütopya, Sayı: 15, İstanbul, 1995

TURGUT, Nükhet, Çevre Hukuku, Savaş Yayınevi, İkinci Bası, Ankara, 2001

TURGUT, Nükhet, Çevre Politikası ve Hukuku, İmaj Yayınevi, Ankara, 2009

TOPAL, Şeminur, Tarım, Gıda, Ekosistem Boyutuyla Biyoçeşitlilik: Toplumsal ve Yasal Yankıları, İstanbul Çevre Gönüllüleri Platformu Yayın No: 4, İstanbul, 2002

Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi, 90/220/AET sayılı Konsey Direktifi’ni yürürlükten kaldıran 12 Mart 2001 tarihli 2001/18/AT Sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi L106-1, Yayımlanma Tarihi: 17.4.2001.

Birinci Ulusal Tarım Ormancılık Gıda Çevre Kurultayı Çalışma Grupları Taslak Raporları, Ankara, 2005

Biyogüvenlik Cartagena Protokolü. Resmi Gazete. Tarih: 11 Ağustos 2003. Sayı: 25196. Kanun: 17 Haziran 2003 tarih ve 4898 sayılı Kanun.

Dünya Su Günü 14-15 Ekim 2005 Sempozyum, TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, TMMOB Kimya Mühendisleri Odası, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası tarafından basılmış, Ankara, 2005

DPT, 8. Kalkınma Planı Biyoteknooloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu; http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/ix/8kalkinmaplani.pdf

26.06.2005

DPT, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu Biyogüvenlik ve Biyoteknoloji Özel İhtisas Komisyonu Sunusu, Ankara, 1999

GDO Gerçeği, Modern Biyoteknoloji Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Gıda Güvenliği Notları İstanbul 2004, Yayıncı: Comart Uluslar arası Organizasyon ve Tanıtım Hizmetleri,Ankara, 2005

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük,

http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA , 22.6.2007, 14:25