“El Freni Patlamış Tarih ve Güvenpark’ın Sessiz Üçlüsü”

Belki de Mimarlar Odası’nda avukatlık yaptığım o yılların — 2000’lerin başının — benim kişisel ve toplumsal tarihim açısından en belirleyici yanı şuydu: Tarihin inanılmaz bir hızla ivmelendiği, kentlerin kimlik değişimine zorlandığı, toplumsal reflekslerin köreldiği bir çağda, geçmişten bugüne sarkan o ince ve kırılgan damarları ilk kez fark etmeye başlamıştım.

2000’ler, gerçekten de tarihin el freninin patladığı yıllardı. Kentsel dönüşümün, özelleştirmelerin, plan disiplininin çözülüşünün, kamusal alanın sessizce sermayeye devredildiği bir dönemdi. Toplumun hem hafızası hem vicdanı aynı anda aşınıyordu. Ama o aşınmanın ortasında, Mimarlar Odası’nın arşiv dolaplarında, klasörlerinde, unutulmuş belgelerinde bir başka şeye daha tanık oluyordum: 1980’lerin sonunda Ankara’da, Güvenpark için verilmiş son derece erken, sezgisel ama derin bir kamusal mücadelenin izlerine.

Güvenpark, Ankara’nın yalnızca merkezindeki bir yeşil alan değildi; kentin ritmini taşıyan bir eşik mekândı.
İnsanların sabah iş telaşı içinde içinden geçtiği, gölgelerin, otobüs duraklarının, kuşların, korulukların birbirine karıştığı bir nefes aralığıydı.


Cumhuriyet’in kamusallık fikrinin mekânda vücut bulduğu en yalın yerlerden biriydi: devlet yapılarının arasına sıkışmış, ama onlardan daha güçlü bir toplumsal hafıza dokusuydu. Tam da bu nedenle 1980’lerin sonunda parkın otoparka dönüştürülmesine, ağaçların kesilmesine, nefes mekânının gasp edilmesine karşı direniş doğmuştu. Bugün daha iyi anlıyorum ki Güvenpark’ın savunusu, bir parktan öte, şehrin kendini savunma hakkının savunusuydu: gölgeye sığınabilme hakkı, birbirini fark edebilme hakkı, ortak mekânın şiddetsiz bir buluşma alanı olarak kalması.


Ve o üç imza — Aydan Erim, Mehmet Adam, Akın Atauz — tam da bu nedenle sıradan bir dilekçenin değil, şehrin en derin vicdan katmanlarından birinin altına atılmış cümlelerdi.

O dönemde bu imzalar benim için sadece arşivde duran isimlerdi belki. Ama şimdi görüyorum ki: Onlar Türkiye’de kent hakkının, kamusal alan duyarlılığının, ekoloji mücadelesinin en erken taşıyıcılarıymış.

Ve şimdi üçü de yok:

Mehmet Adam — mimarlık düşüncesinin güçlü teorisyeni — 2014’te öldü.

Aydan Erim — Güvenpark’ın ilk savunucularından — 2024 Aralık’ta aramızdan ayrıldı.

Ve bugün Akın Atauz hayatını kaybetti.

Bu kayıplar yalnızca üç insanın ölümü değil;
Türkiye’nin kent mücadelesinin erken hafıza zincirinin sessizce kopması.
Ve aynı zamanda benim kişisel tarihimin içinden geçen bir kuşağın tamamen kapanması.

Sözlü tarih çalışmalarına 2008’de başlamamın nedeni şimdi daha berrak görünüyor:
Bu kırılmayı geciktirme çabasıymış.
İnsanların hayat hikâyelerini değil, bir kuşağın yok olmak üzere olan sezgisel bilgisini kaydetme isteğiymiş.
Herkesin dünyayı sıfırdan kurduğunu sandığı bir çağda, “hayır, bu yol daha önce yürünmüştü” deme ihtiyacıymış.

Bugün Atauz’un ölümü, Aydan Erim’in geçen yılki kaybı, Mehmet Adam’ın sessizce gidişi…
Sadece birer veda değil, bir parkın, bir şehrin, bir hafızanın sesinin biraz daha kısılması.
Çünkü tanıklar gidince parklar sessizleşir;
parklar sessizleşince şehir sağırlaşır.

Ve belki de mesele tam burada başlıyor:
El freninin patladığı bir tarihte hafızayı taşımak,
hafızayı kaybolanların ardından yeniden kurmak,
Güvenpark’ın üç imzasını bugünün karanlığına yeniden bağlamak.

Çünkü bazen bir kuşağın ölümü,
yaşayanlara emaneti hatırlatmak için olur.

Yoruma kapatılmıştır.

Araç çubuğuna atla